Osmanlı Kültürünü Yaşatma Derneği

Osmanlıda mûsikî

119729 readings

Osmanlı klasik ve halk müzikleri ve tasavvuf müziği çok zengindi. Osmanlı müziği çok sever ve hastalıkların tedavisinde kullanmanın sırrına vakıf olduklarından çok önem verirdi. Osmanlı’da müzik şu kollara ayrılırdı:

Halk Müziği: Bölgelere göre farklılık gösterir. Saz kullanımı azdır. Daha çok söz müziğidir. Klasik müzik ile aynı makam ve usulleri daha dar bir çerçevede ve daha basit bir üslup içinde kullanır. En zengin örnekleri Rumeli Türküleri’nde ve İstanbul Türküleri’nde görülür.

Dînî Müzik: Cami müziği ve tasavvuf müziği olarak ikiye ayrılır.  Cami müziğinde saz kullanılmaz, yalnız ses kullanılır. Önce Kur’ân-ı Kerim okumak gelir. Her hafız mutlaka makam öğrenir. Türk makamları ile Kur’ân-ı Kerim okumak, Türk hattatlarının yazdığı Kur’ân gibi çok makbuldür. Mevlid, Türklere mahsus diğer bir cami müziğidir. Türkler, her vesileyle mevlid okuturlar. Mevlid, Süleyman Çelebi’nin, XV. Yüzyıl’ın ilk yıllarında Bursa’da nazmettiği, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatı üzerinde mesnevi formunda çok tesirli uzun bir manzumedir. Müzik ile camide veya herhangi bir meskende, merasimle okunur. Tasavvuf müziği, tasavvuf şairlerinin başta Yunus Emre olmak üzere, manzumelerinin bestelenmesidir. Başlıca formu ilâhî denen dînî şarkıdır, güfteye ise Arapça şugl denir. Başka formlarda vardır. Tasavvuf müziğinin en büyük şubesini Mevlevî Müziği oluşturur. Mukabele denen Mevlevî ayinlerinde ayin-i şerif denen çok uzun beste okunur ki, umumiyetle Mevlâna’nın Farsça güfteleri üzerine bestelenir. Tasavvuf müziğine sazlar da katılır. Mesela ney, Mevlevîlerin kutsal sazıdır.

 Askerî müzik, mehter müziğidir.

 

Yaklaşık 600 yılı kapsayan bu Osmanlı döneminde, Türk müzik kültürünün üç ana türü olan halk müziği, geleneksel sanat müziği ve geleneksel askerî müzik, XIX. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine kadar Türk müzik yaşamına bütünüyle egemen oldu ve 1826’dan başlayarak İstanbul’un saray çevresinde uluslararası sanat müziğinin örnekleri de seslendirildi.

Geleneksel Türk sanat müziği, soylu, derinlikli özellikleriyle “divan müziği”, “klâsik Türk müziği” gibi adlarla da anıldı ve özünde daima kentsel Osmanlı müziğini temsil etti. Bu müzik, dînsel ve dîn dışı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Dînsel yönüyle “cami müziği” ve “tasavvuf müziği”ni kapsadı. Dîn dışı formların önde gelenleri ise, şarkı, aranağme, gazel, taksim, peşrev, medhal, saz eseri, semai, beste, kâr, kâr-ı natık ve fasıl’dı.

Türk müziğinin en büyük bestecilerinden biri, yazdığı dînsel ve dîn dışı büyük formlarla tarihe geçen Buhurizade Mustafa Itrî Efendi’ydi. Bir “Lale Devri bestecisi” olarak ün kazanan Tamburî Mustafa Çavuşun (ölümü 1745 dolayları), dîn dışı büyük ve küçük formdaki eserleri günümüzde de seslendirilmektedir.

Itrî’den sonra yaşamış en yetenekli bestecilerden biri olarak öne çıkan İsmail Dede Efendî’nin (1778-1846) yaklaşık 500 eserinden günümüze 288’i gelebilmiştir.

XIX. Yüzyıl’a girerken, kendisi de bir besteci olan Sultan III. Selim’in hazırladığı ortam, geleneksel müziğimizdeki gelişimi hızlandırdı. Onu izleyen Sultan II. Mahmud da yenilikçi bir hükümdar olarak müzik yaşamımıza sağladığı olanaklarla anılır.

XX. Yüzyıl’da geleneksel sanat müziğimiz, köklü bir birikim olan “klâsik” üslûbunu bu yüzyılın ilk çeyreğinde korudu. Tamburî Cemil Bey (1871-1916), tarihimizin en değerli çalgı müziği bestecilerindendi. Dr. Suphi Ezgi (1869-1962), Rauf Yekta Bey (1871-1935) ve Hüseyin Saadettin Arel (1880-1955) gibi besteci, teorisyen ve müzikologlarımız, geleneksel müziğimizin bütün yönleri ve değerleriyle günümüze ulaşmasını sağladılar.

 

Bestekâr Hacı Arif Bey Hakkında

Büyük bestekâr Hacı Arif Bey,  1831 yılında İstanbul’da, Haliç kıyılarındaki Eyüp Sultan semtinde dünyaya geldi.

Sevgili öğrenciler,  her Osmanlı Medeniyeti dersimize Hacı Arif Bey’in “Vücut İklimi” bestesi ile girdik.

 Babası Eyüp Şer’i Mahkemesi başkâtibi Ebubekir Efendi’ydi. Ailesi, Osmanlı-Türk toplumunda, mütevazı kesimden sayılırdı. Hacı Arif Bey’in dünyaya geldiği ortam gayet ruhanî, gayet seçkin, dînî havanın hâkim olduğu,  her evden Kur’ân-ı Kerim, ilâhî seslerinin yükseldiği zamanın güzîde bir İstanbul şehriydi. Disiplinli, güzel ve kaliteli bir terbiye anlayışıyla yetiştirilen Hacı Arif Bey, âdâb-ı muaşeret kânunlarını ve inceliği,   konuşma tarzını, nezâketi, davranış olarak küçük yaşta kapacak derecede kabiliyetli ve güzel yaradılışlıydı. O zamanın şartlarında beş yaşında ilkokula başlatılan küçük Arif, ses güzelliğiyle ve bir defa dînlediği eseri hemen ezberlemesiyle dikkat çekti.  Kendisinden sâdece altı yaş büyük olan ve geleceğinin büyük bestekârı olan Zekâi Efendi’ye (Zekâi Dede Efendi) müzik dalında yetiştirilmek üzere verildi, kısa bir müddet sonra Zekâi Efendi Arif’i, kendi hocası Eyyubî Mehmed Bey’e götürdü. Hacı Arif Bey ilk ciddî müzik derslerini Eyyubî Mehmed Bey’den aldı. Arif Bey ilk üç mabeyinciden sonraki, sıra verilmeksizin öncelik tanınan birkaç mabeyinci arasına alındı. (Mabeyin, harem ile selamlık arasındaki dairedir.) Böylelikle “Padişahın devlet ve hükümetle olan her türlü ilişkisinin düzenlenmesinde hizmet veren, doğrudan padişahtan emir alabilen, sadrazamların dahi kendisi olmadan padişahla görüşmelerinin imkânsız olduğu, bu sebeplerle de saray protokolünü en iyi şekilde hâl etmiş insan” konumuna getirildi. En ufak hareketin dahi protokole bağlandığı, her hanedan mensubuna ve devlet görevlisine farklı şekilde hitap edildiği, hiçbir davranışın tesadüfe bırakılmadığı Osmanlı protokolüne Arif Bey, yaradılıştan getirdiği özel kavrayış ve zarafeti ile mükemmel uyum sağladı.

  

Osmanlı Müziğinin Eğitim Kurumları

Osmanlı müziğinin, nesilden nesle aktarımı Mehterhane, Mevlevîhane, Enderun, müzik esnafı loncaları ve özel meşkhaneler olmak üzere başlıca beş değişik mekânda yapılırdı ki müziğin toplum içinde tanınıp sevilmesini, beste ve konserlerle yaygınlaşmasını sağlayan temel eğitim ve icra kurumu niteliğindeydiler. Şimdi bu kurumları daha yakından görelim.

 

1) Mehterhâne: Hun’lar zamanındaki adı Tuğ olan ve vurmalı sazlarla nefesli sazlardan oluşan askerî mızıka okulunun Fatih’den sonra aldığı isimdi. Hun’lardan beri Türk savaş tekniğinin vazgeçilmez unsuru olan askerî müziğin amacı, çok uzaklardan duyulan ve gitgide yaklaşan gök gürültüsüne benzer sesiyle düşmanın moralini bozup savaşacak güç bırakmamaktı. Düşmanı teslim almak suretiyle harbi en kısa zamanda bitirmek ve böylece bir bakıma insan kıyımını önlemekti. Yüzlerce vurmalı ve nefesli çalgının çalacağı müzik, savaş, tören ve oyun (spor) amaçları için özel olarak bestelenirdi. Hünkâr Peşrevi, At Peşrevi, Alay/ Düzen Peşrevi, Elçi Peşrevi, Saat Peşrevi ve Rakkas Peşrevi, bu mehter havalarından bazılarının adlarıdır.

Savaşlarda çalınan mehter havalarının gündelik şehir hayatındaki karşılığı, namaz vakitleri ile önemli resmî ilişkilerde vurulan nevbet’ti. Dînî fonksiyonunun yanı sıra bir tür askerî halk konseri niteliğini de taşıyan nevbet, Osmanlı’da ilk defa Osman Bey’in huzurunda vuruldu. Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Mesut’un bağımsızlık fermanı ile uç beyliği alameti olarak gönderdiği berat, kaftan, tuğ ve sancağın yanında davul, nakkare, boru ve zilden oluşan takımın verdiği konseri Osman Bey ayakta dînledi. Nevbet’in resmî fonksiyonundan kaynaklanmış olabilecek bir sosyal uygulaması da, çok sayıda davul zurnanın çaldığı ağır ritimli pehlivan havaları eşliğinde 1361 yılından beri yapılan Kırkpınar yağlı güreşleridir.

Müzik açısından Mehterin en büyük özelliği ise, önce nefesli sazların, arkasından bütün heyetin çaldığı, yumuşak veya gümbürtülü bölümlere nöbetleşe yer verilen (buradan klâsik saz müziğine geçmiş olup senfoni orkestralarında da kullanılan) karabatak tekniğidir. Özellikle 1683 Viyana kuşatması sırasında Avrupalı’ları etkileyen mehter müziği, aksak ritimleri ve geleneksel çalgıların ses renkleriyle batılı bestecilerin ilgisini çekti ve “Türk stili” anlamına gelen “alla turca” stil giderek yaygınlaştı. Haydn, Mozart, Beethoven, Weber, Brahms gibi besteciler, “alla turca” stilde eserler yazdılar.

 

2) Mevlevihâne: Sultan Veled tarafından kurulan ve Mevlâna’nın tasavvufî fikirleriyle şeklî yapısını (semâ) sistemleştiren Mevlevîlik, Türkçe, Arapça, Farsça, hat, tezhib, semâ meşki gibi derslerin yanı sıra ciddî müzik eğitimi de veren dergâhları ve bir tür konser salonu niteliğindeki semâhâneleriyle, Osmanlı müziğinin gelişmesinde yüzyıllar boyu büyük bir ocak görevi yaptı. Anadolu’nun en ücra ve küçük şehirlerinden başka imparatorluğun Balkan ve Ortadoğu eyaletlerinde de açılmış olan Mevlevîhâneler Osmanlı müziğinin yayılmasında başlıca rolü oynadılar. 

3) Enderun: I. Murad’ın Edirne’yi almasından hemen sonra 1363’de kurduğu, II. Murad, Fatih ve II. Bayezid’in geliştirip mükemmel bir saray üniversitesi haline getirdiği, 1833’de II. Mahmud tarafından kapatılan saray okuluydu. I. Murad zamanındaki dîn derslerine II. Murad şiir, hukuk, mantık, felsefe, geometri, coğrafya, astronomi ve müzik; Fatih hat, tezhib ve resim; II. Bayezid de silahşörlük, okçuluk gibi askerî spor derslerini eklediler. (II. Bayezid ayrıca Enderunlu’lara dış (bîrün) hizmetlerine geçerek sadrâzamlığa kadar yükselebilme yolunu da açtı. Bu dersleri okutacak bilginler imparatorluğun içindeki ve dışındaki ülkelerden getirilirken, Enderun’da tahsil edebilmek İslâm dünyasının dört bucağından gelen öğrenciler için büyük bir şeref ve imtiyaz teşkil ediyordu.)

Enderun müzik mektebi, kalburüstü Osmanlı müzikçilerinin sadece yetiştiği değil, ders de verdikleri bir okuldu. Yeniçeri Ocağı ile birlikte kapatılan Mehterhâne gibi, İmparatorluk sarayının bu önemli müzik öğretim merkezi de II. Mahmud tarafından Enderun-u Hümâyunla birlikte kapatıldı. 

 

4) Özel Meşkhaneler: Tek veya toplu olarak özel olarak müzik meşki yapılan evler, cemiyetler veya öğrenci koroları, Osmanlı İmparatorluğu’nda müzik hocalarının evde ders verme geleneği, saray cariyelerinin evlerine derse gönderildiği hocalarla başladı. Gerek erkek, gerek kız çocukların müzik eğitimi için Enderun’da - öbür konularda olduğu gibi - sadece saraydan değil, dışarıdan hocalar da görevlendirilirdi. Mehterhâne ile Enderun’un (daha sonra da tekkelerin) kapatılmasından sonra bu adet zaruret halini aldı. Hem eğitim, hem konser amacıyla kurulmuş olan derneklerin başında ise, 1916-1931 yılları arasında çalışan, Osmanlı müziğinin ilk toplu icra plaklarını dolduran, ayrıca yurt içinde ve dışında ciddî konserler veren Dârüttalîm-i Müzik Cemiyeti gelirdi.

5) Müzik Esnafı Loncaları; Saraya, camiye, tekkeye bağlı olmayan halka müzik dinleten müzisyenler esnaftan sayılarak diğer esnaflar gibi lonca teşkilatına bağlanmışlardı. Esnaf loncası modelinde de üstat çırağa öğretir ve yetiştirirdi. Buradaki müzisyenlerin işi asla müzik değildi. Temelde esnaf olup müzik ek iş olarak yürütülürdü. Bu müzisyenlerin Basmacızade, Hamamizade vb. isimlerle anılması asıl işlerinin esnaflık, müzisyenliğinse ek iş olduğunu gösterir.

Osmanlı Müziğinde Çalgılar

Osmanlı müziğinin çeşitli türlerinde kullanılan çalgılar onlarcadır. Kullanılma alanlarıyla birlikte bazılarını örnek verelim:

Askeri müzikte;  Mehter Zili, Kös (davul), Fasıl müziğinde; Def, Halk müziğinde; Mey, Kaval, Tulum, Sipsi, Karadeniz Kemençesi, Ağaç ve Kabak Kemane, Bağlama, Rubab, Kemençe, Klasik müzikte; Klasik Kemençe, Yaylı Tambur, Tasavvuf Müziğinde; Kudüm, Rebab, Nevbe ve Ney’di.

Osmanlı müziğinde kullanılan müzik aletleri dediğimizde hepimizin ilk aklına gelen neyin hikâyesine bir göz atalım.

 

NEY’İN HİKÂYESİ

Mevlâna’nın eserlerinde geçen ney, aslında “insan-ı kâmil”i temsil etmektedir. Sazlıktaki bir kamışın ney hâline gelene kadar geçirdiği devreler, insanın olgunlaşmasını, yani “nefsi tezkiye ve nefsi tasfiye” basamaklarını ifade eder.

Sazlık içindeki kamışlar arasından çıkarılan ney, usta bir el tarafından usûlüne uygun şekilde kesilir. İçi boşaltılıp, kurutulur. Daha sonra, ateşle delinerek baş ve son kısmına demir boğumlar yerleştirilir. Bir müddet bu hâlde bekletildikten sonra ney; neyzenin nefesinden üflenen nefha ile dînleyenlerin kalbî seviyelerine göre güzel sesler, hayret ve hikmetler yaymaya başlar.

İnsan da kemâl yolunda hep bu safhalardan geçer. İnsan-ı kâmiller, diğer insanlar arasından belli kıstaslarla seçilirler. Nitekim peygamberlerin en büyük özelliklerinden birisi onların «seçilmiş» olmalarıdır. Daha sonra, çeşitli terbiye usûlleriyle onun içi fânî, dünyevî bağ ve endişelerden boşaltılır. Seyrü sülûk yolunun sabrı gerektiren meşakkat, iptila ve imtihanlarıyla karşılaşır ve “vahy”in izini takip etme netîcesinde olgunlaşır. Sonunda Allah’ın sanat, hikmet ve kudretinin tecellî ettiği bir vâsıta hâline gelir. İnsanlar ondan sâdır olan derûnî hikmetlere râm olur ve vuslat yolunda mesâfe almaya başlarlar.

İnsanlarla ortak kaderi paylaşan ney’in ortaya çıkışı ve onlar tarafından keşfedilişi hakkında, Mevlevî kaynaklarında şu temsîlî hikâye nakledilir:

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’ın kendisine ihsan ettiği esrar ve hikmet denizinden bir damlasını, ilmin kapısı Hazret-i Ali’ye de emânet eder ve:

“Bu sırları sakın ifşâ etme!” diye sıkı sıkı tembihler.

Hazret-i Ali, kendisine tevdî edilen bu emânete tahammül edemez, altında iki büklüm olur. Sahralara düşer. İçinde sakladığı sırrı bir kör kuyuya döker. Zaman gelir kuyu suyla dolup taşar. Kuyudan taşan bu sular, çevresini zamanla bir sazlık hâline çevirir ve burada kamışlar biter. Bu sazlığın rüzgârda hoş nağmeler çıkardığını fark eden bir çoban, bunlardan bir tanesini keser ve ondan “ney” yapar. Fakat ney’den çıkan bu ses, o kadar içli ve yanıktır ki, herkes bu sesin derin, duygulu ve yakıcı nağmelerine tutkun olur. Onunla ağlar, onunla gülmeye başlar. Çobanın ünü kısa zamanda yayılır ve Arap kabileleri bu çobanı dînlemek için etrafında toplanmaya başlarlar. (Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, II, 440)

  

Osmanlı padişahları her zaman müziğe ilgi duymuşlardı. Besteler yapmışlardı. III. Sultan Selim (1761-1808) kesin şekilde en büyük ve deha sahibi bestekâr padişahlara örnek verilebilir.

 

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı