Osmanlı Kültürünü Yaşatma Derneği

Osmanlıda Sanat

23874 readings

1299 yılında temeli atılan Osmanlı İmparatorluğu, İslâm medeniyetinin en büyük ve en ihtişamlı imparatorluklarından biriydi. Adalet ve hoşgörüye dayalı devlet anlayışı; hâkimiyeti altındaki topraklarda izlerini bıraktığı üstün mimarîsi; tekstil alanında, hat sanatında, eğitimde geliştirdiği mükemmel yapısı ile Batı dünyası için önemli bir örnek teşkil etti. Osmanlı Sultanlarının nezaketi ve sanat zevki, Batılılar tarafından hayranlıkla anıldı, Osmanlı topraklarını gören Batılılar gördükleri ihtişamdan derinden etkilendiler.

Osmanlı sanatı birbirinden çok farklı alanlarda birbirinden ihtişamlı eserler ortaya koydu. Mimarîde, çinicilikte, minyatür sahalarında, halıcılık, kumaşçılık, dericilik, ciltcilik, kitapçılık, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcılık, mobilya gibi farklı sanat dallarında muhteşem eserler ortaya çıkardı.

Osmanlı’nın, İslâm ahlâkını temel alarak kurmuş olduğu devlet ve yönetim sistemi, günümüzde pek çok siyaset bilimci tarafından, en ideal devlet yapılarından biri olarak gösterilmektedir. Osmanlı devletinin diplomasi anlayışı, günümüzün çok taraflı diplomasi anlayışının temelini oluşturdu.

Batı kültürü, Osmanlı medeniyetinden doğrudan etkilendi. Osmanlı’nın Macaristan’a pirinç tarımını götürmesi, lalenin Benelüks ülkelerine, XVI. Yüzyıl’da Habsburg elçisi olarak İstanbul’a gelen Busbecq tarafından tanıtılması, İtalyanların kumaş boyama ve dokuma tekniklerini Osmanlı’dan almaları, Avrupa ordularındaki askerî bando geleneğinin Osmanlı’dan alınması bu etkilenmenin sadece birkaç örneğidir.

Tüm bu tarihî gerçekler, İslâm ahlâkının modern dünyanın inşasında öncü rol üstlendiğini göstermektedir. İslâm, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e vahyedildiği andan itibaren, insanlığı doğruya, gerçeğe, güzele götüren en parlak ışık oldu. Kur’ân-ı Kerim ahlâkıyla ahlâklanan Müslümanlar, gittikleri her yere hoşgörü, akıl, bilim, sanat, estetik, temizlik ve refah götürdüler. Avrupa, koyu bir bağnazlık ve barbarlık içinde iken, İslâm dünyası, dünyanın en modern ve en çağdaş uygarlığı oldu. Sonradan gelişecek olan Avrupa medeniyetinin temelinde ise, İslâm dünyasından öğrendikleri bütün bu değerlerin çok büyük bir rolü vardı.

Osmanlı sanatının bütün genel niteliklerini oluşturan ana faktör İslâm Dîni’ydi ve Kur’ân-ı Kerim kaynaklıydı. Osmanlı, yüzyıllar boyunca Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olarak yaşadı ve II. Asr-ı Saadet Dönemi’ne imza attı. Bu nedenle Osmanlı Sanatı ve İslâm Sanatı kavramları asla birbirinden farklı düşünülemez.

İslâm sanatının belirgin niteliklerinin başında Tevhid düşüncesi gelir. Yaratıcının tekliği ilkesi en belirleyici unsurdur. Bu düşüncenin ön yargılarla anlaşılması güçtür. İslâm sanatı soyut, görülenin kopya edilmesinden çok çerçevesi vahiyle çizilmiş tefekküre dayalı bir üslûptadır. Üstelik bu çerçeve, yalnızca süsleme unsurları ile değil, mimarî gibi öteki sanat unsurlarını da kuşatır.

Osmanlı sanatı imparatorluk ihtişamı içerisinde o atmosfere paralel eserler ortaya koydu. Sanatın tüm dallarında sadece kendine has değerler bütünü içerisinde etkisini gösterdi ve kendi coğrafyası içinde olduğu gibi bu coğrafya dışında kalan toplulukları da etkisi altına aldı.

Osmanlı sanatı, İslâm dünyasında gelişmiş, çeşitlenmiş temel ilkeleri izledi.

 

OSMANLI’DA MİMARÎ

 

Osmanlı mimarîsi basit, kullanışlı, ince, zarif, vakur ve heybetliydi. Bununla beraber Allah adına yapılan camiler tamamen abidevîydi. Camilerin çevreleri bir sürü sosyal müessese ile örülürdü ve bir “külliye” teşkil ederlerdi.

Osmanlı fevkalâde imarcıydı. İmarın görülmediği hiçbir imparatorluk köşesi yoktu. Dişinden tırnağından arttıran mütevazı mahalle zenginleri bile, bir mescid yaptıramadığı takdirde bir çeşme yaptırırdı veya bir mektep tamir ettirirdi. Toplum anlayışı fevkalâde güçlüydü. Kendilerinden sonraki nesiller içinde şefkat fikri çok gelişmişti.

Bunun yanında İslâm’ın ilme ve eğitime verdiği değer medrese mimarîsini, kitap ve hat sanatını, insan sağlığına verdiği önem sağlık kurumlarıyla ilgili mimarîyi geliştirdi. Aynı şekilde temizlik vecibesi de su mimarîsini geliştirdi.

 

Osmanlı, mimarî yapıları kendi medeniyetine ait olmasa bile ihtimamla korurdu.

Osmanlı mimarî eserlerinin ise 1976’da yapılan bir incelemede, Yugoslavya sınırları içinde bulunanlarının %90’nın tahrib edildiği, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya’dakilerin %99’unun ve Macaristan’dakilerin % 99,9’unun tahrib edildiği tesbit edildi. Bugünkü Türkiye sınırları içerisinde olanların da % 40’da tahrip edilmiştir.

İşte Osmanlı mimarîsi eserleri bir çok ülkede tahrib edilirken, Türkler’in devamlı tamir ve özen göstermesi sayesinde Ayasofya, bugün ayakta kalan en eski Avrupa mimarî eseri durumundadır. Bu da Osmanlı’nın başka milletlerin sanatlarına da verdiği önemi gayet açık göstermektedir.

 

Osmanlı’da XV. Yüzyıl’ın büyük imarcı padişahları olarak II. Murad ve torunu II. Bayezid ünlüdür. Fatih, her yıl savaşa gitmiş, imarla fazla uğraşamamıştı. Öyle olduğu halde onun 30 yıllık saltanatında şu eserler inşa edildi: 17’si kiliseden bozma 308 cami, 57 medrese, 59 umumi hamam, 29 bedesten ve kervansaray…

En büyük Osmanlı mimarları şunlardır; Bursa Yeşil Cami ve Yeşil Türbe mimarı 2. vezir Hacı İvaz Paşa, İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Cami mimarı Alaeddîn Ali Bey, 98 yıl yaşayan Mimar Koca Sinan Ağa (1490-1588), Sultanahmed mimarı Koca Mehmed Ağa, Yeni Cami mimarı Mustafa Ağa.

 

Mimar Sinan

Mimar Sinan’ın dünya tarihinin en büyük mimarlarından biri, belki birincisi olduğunda görüş birliği vardır. Bir asır yaşayan ve son yarım asrını mimarbaşı olarak geçiren Sinan şu eserleri yaptı. 81 cami, 50 mescid, 55 medrese, 19 türbe, 14 imaret, 3 hastane, 7 su bendi (baraj), 8 köprü, 16 kervansaray, 33 saray, 32 hamam, 6 mahzen, 7 dârülkurâ (Kur’ân-ı Kerim okunan yer).

Aynı planı iki eserinde tekrarlamayan Mimar Sinan’ın toplam 441 eseri bütün imparatorluğa dağılmıştı. Süleymaniye Cami, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseriydi. Kendi tabiriyle “kalfalık döneminde”, 1550-1557 yılları arasında yapılmıştı. Mimar Sinan’ın en büyük eseri ise, 86 yaşında yaptığı ve “ustalık eserim” diye takdim ettiği, Edirne’deki Selimiye Cami’ydi (1575).

 

Bir Menkıbe: Süleymaniye Cami Yapımı

Mübarek bir gecede, Kanunî Sultan Süleyman, rüyasında Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i gördü. Sultan Süleyman, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i takip ederek, bugün Süleymaniye’nin inşa edilmiş olduğu yaklaşık yetmiş dönümlük arazinin bulunduğu çok güzel manzaralı tepeye geldiler. Bu tepe, hem Haliç’i hem de Boğaziçi’ni mükemmel bir açıdan görür.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Sultan Süleyman’a; “Mihrabı buraya, minberi buraya olsun” dedi.

Kanunî Sultan Süleyman mübarek rüyadan uyandı ve şükürler etti. Mimar Sinan’ı çağırttı. Hiçbir açıklama yapmadan büyük bir heyecan ile rüyada gördüğü yere götürdü. “Buraya bir cami bir de külliye yapacağız.” diye sözlerine başladığında, Mimar Sinan söze karıştı. “Sultanım, mihrabı burada, minberi burada olsun…”dedi. Sultan Süleyman şaşırdı: “ Sinan sen bu işten haberli gibisin.” dedi. Mimar Sinan cevap verdi: “ Sultanım dünkü rüyanızda ben de bir adım gerinizden geliyordum…”

 

Bir Menkıbe: Mimar Sinan ve Süleymaniye Cami

Süleymaniye Cami’nin inşası tamamlandığında, ibadete açılacağı gün ilan edildi. O gün gelince İstanbul’un her yanından insanlar bu eşsiz eserin açılışında bulunmak için şehrin bu noktasına akın etti. Herkes hayranlıkla bu şaheseri seyrediyordu. Fakat bunlar arasında bulunan bir çocuk: “Aaa! Şu minareye bakın nasıl eğri!” diye bağırıyordu. Herkes bakıyor ama bir eğrilik görmüyordu. Çocuğun minarelerden biri için eğri dediği Mimar Sinan’a kadar ulaştı. Koca mimar hemen çocuğun yanına geldi ve ona: “Yavrum hangi minare eğri göster bana” dedi. Çocuk da: “İşte şu!” diyerek minarelerden birini gösterdi. Mimar Sinan hemen adamlarını topladı. Uzun halatları birbirine ekletip minareye bağlattı.       “Çekin yukarı doğru!” diye çektirmeye başladı. Çocuğa da, “Oğlum, bak bu minareyi doğrultturuyorum, sen dikkat et, dosdoğru olunca haber ver” dedi.

 Adamlar gerçekten düzeltiyormuş gibi çekiyorlardı. Çocuk bir süre sonra: “Tamam, minare doğruldu” diye bağırdı. İşçiler çekme işini bırakıp halatları çözdüler. Başından beri olaya tanık olan Sinan’ın ustalarından biri herkesin kafasını kurcalayan soruyu Mimar Sinan’a yöneltti:

- Ulu mimarbaşımız, sen herkesten iyi biliyorsun ki, minarede eğrilik falan yok. O halde niçin düzeltmeye kalkıştın?

Mimar Sinan’ın cevabı ileri görüşlülüğün, inceliğin, anlayışın, hoşgörünün simgesiydi:

- Ben bilmez miyim minarede eğrilik olmadığını. Ama çocuğun kafasındaki “minare eğri” izlenimini de öyle bırakamazdım. Bu yönteme başvurdum ki çocuğun kafasındaki “eğri” kanaati silinsin. Yoksa her yerde çocuk aklıyla minarenin eğri olduğunu söyler, sonra etrafta gerçekten eğri olduğu şeklinde bir inanç yayılırdı.

 

Selimiye Cami Yapımı

Selimiye Cami inşası, Kanunî’nin Hürrem Sultan’dan olan oğlu, 1566-1574 yılları arasında yaşamış olan II. Selim (Sarı Selim)’in emri ile o sıralarda 79 yaşında olan Mimar Sinan tarafından 1568 yılında başlandı ve 1575’de bitirildi.

 

         Selimiye Cami Niçin Edirne’de Yapıldı?

Süleymaniye gibi bir şaheser Kanunî tarafından yaptırılıp meydana çıkınca tabiî olarak Kanunî’nin oğlu da babası gibi bir şaheser yaptırmayı arzu etti. Ancak bu eser İstanbul’da olursa, babası Kanunî zamanında yapılan o eseri gölgede bırakmış gibi bir duruma düşmemek için İstanbul’un dışında bir yer tercihi ile karşı karşıya kalındı. II. Selim ataları gibi adını ölümsüz kılacak bir cami yaptırmak istedi. Ancak bu İstanbul’da değil Edirne’de olacaktı.

Çünkü İstanbul olamayınca geriye iki seçenek kaldı; ya Bursa, ya da Edirne olabilirdi. Edirne İslâm’ın batıya açılan kapısı, o zamanki nüfus yoğunluğu ve İstanbul’dan önceki başkent olması sebebiyle tercih edildi.

Bu işle görevlendirilen Mimar Koca Sinan, Edirne’de Kavak Meydanı’nda Yıldırım Beyazıd’ın sarayının yer aldığı tepede cami yapmaya karar verdi. Sinan öyle bir yer seçmişti ki; Edirne’ye hangi yönden gelinirse gelinsin bu muhteşem abide hemen göze çarpacaktı. 1568 yılında törenle caminin yapımına başlandı.

 

Selimiye Cami Mimarî Yapısı

O sıralarda Ayasofya’nın kubbesini aşacak büyüklükte bir kubbe yapılamayacağına inanılıyordu. Sinan yaptığı kubbe ile mucizevî bir olayı gerçekleştirdi. Uyguladığı teknikle 31 metre çapındaki kubbeyi çevresindeki dayanak yapacak yarım kubbeler olmadan 8 büyük kalın sütunun üzerine oturttu. Yerden yüksekliği 43 metreyi buluyordu. Bu kubbeyi yabancı bir mimar: “Bu kul yapısı değil, gökten inme bir ilâhî mabet” şeklinde yorumladı.

Mimar Sinan’ın Selimiye Cami’nin Nil kubbesini o genişliğe oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi, matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı beşinci bir işlem bularak çözdüğü söylenir. Ayrıca minarelerin şerefelerine çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük bir dehanın ürünüdür. Mimar Sinan bu sistemi 2 metre çapındaki minarelere yüzyıllar önce monte edebilecek  bir dehadır. Eserlerindeki heybet, seyredene yükseklik duygusu verir. Yapılarını düz olarak bıraksaydı o yükselmeyi hissedemezdiniz. Bunda kubbenin rolü çok büyüktür.

Mimar Sinan bütün büyük camilerinin kubbesine değişmez bir âyeti, Fatır Suresinin 41. âyetini yazdırırdı.

 

Eûzubillâhimineşşeytânirracîym - Bismillâhirrahmânirrahîym

İnnallâhe yumsikus semâvâti vel arda en tezûlâ, ve le in zâletâ in emsekehumâ min ehadîn min ba’dih(ba’dihî), innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûran).

Muhakkak ki Allah, gökleri ve yeri, zail olurlar diye (zail olmaması için) tutuyor. Gerçekten ikisi de zail olurlarsa (yok olurlarsa), ondan sonra, o ikisini (gökleri ve yeri) O’ndan (Allah’tan) başka tutacak (yoktur). Muhakkak ki O; Halîm’dir, Gafûr’dur (günahları sevaba çeviren).

Bu âyeti yazdırmakla Sinan “Ben kul olarak bu kadar yapabiliyorum. Çünkü Rabbim gökleri ve yerleri Sen ayakta tutuyorsun, onlar Sen’in sayende duruyor, yok olmuyor. Benim elimden sadece bu kubbeyi yapmak geliyor. Bunun üstünü korumak ve tutmak da Sen’in elinde Rabbim” ve “ne kadar ihtişamlı camiler ve kubbeler yapabilirsem yapayım, bu gerçeği hiç aklımdan çıkarmıyorum” diyor.

Yabancı bir mimarın: “Bu kul yapısı değil, gökten inme bir ilâhi mabet” şeklinde yorumladığı Selimiye Cami için bakın ünlü şair Arif Nihat ASYA ne yazmış:

       …

     Taşları kararmış bir yol ucunda,

     Üç şerefelinin kapısı gelir.

     Şu yana dönersen eski caminin

     Kesilmiş biçilmiş avlusu gelir.

    Atınca üç adım daha ileri,

    Bir serin kubbenin kuytusu gelir.

    Dünyanın en güzel minareleri,

    Ve kubbelerin en ulusu gelir.

    Türk’ün Trakya’da tapusu gelir….

                                    

 

Günümüzde Selimiye Cami

Bir gün Selimiye Cami’ne girenler, kubbenin altında bir Japon’un ayaklarını kıbleye doğru uzatmış sırtüstü yattığını gördüler. Tabii hemen Japon’u, “Burası kutsal bir yer. Bu şekilde yatmak bizim inançlarımıza göre saygısızlıktır. Lütfen oturun veya ayakta durun” diyerek uyardılar. Ancak, Japon gözlerini kubbeden ayırmadan: “Bu imkânsız. Ben yılların mühendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Bu fizik ve matematik kurallarına aykırı.” diyerek hayretini dile getirdi.

***

Selimiye Camisi’nin zemini gevşek topraktır. Bu nedenle minarelerinin yakın zamanda yıkılacağı fark edildiğinde uluslararası bir grup bilim adamı bu tarihî minareleri kurtarmak için en son teknoloji olan metal kelepçelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar verdiler. Minarelerin temellerini açınca, koymayı düşündükleri kelepçelerin aynısıyla karşılaştılar.

***

 

Bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına bilim adamları akıl sır erdiremediler. Bunun üzerine bilim adamları araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında bu iki caminin, Süleymaniye ve Selimiye’nin sabitlenmediklerini, aksine yerinde oynayarak çatlamalardan ve yıkılmaktan kurtulabildiklerini ortaya çıkardılar. Minarelerin ise çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiğini gördüler. Şu an gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında kullandıkları çoğu sistem, yüzyıllar önce Mimar Sinan’ın geliştirdiği mekanizmalardır.

 

Hindistan’daki Tâc-Mahall’in mimarları; Mimar Sinan'ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi’dir. Yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi, eserin yapımı için Şah Cihan tarafından İstanbul’dan davet edildi. 1632’de inşasına başlanan eser, 20 yıl sonra 1652’de tamamlandı.

 

CAMİLER

Osmanlı’da camiler, İslâm sanatı esas olarak Kur’ân-ı Kerim kaynaklıdır.

Başta Allah inancı olmak üzere dînin ana ilkeleri İslâm sanatını şekillendirdi. Kur’ân-ı Kerim’de İslâm’ın temel ibadeti olan namazın mümkün olduğunca cemaatle kılınması tavsiyesi, cami mimarîsinin doğuşunu hazırlayan en önemli faktördür. Hutbe okuma vecibesi minberi, vaaz geleneği de vaaz kürsüsünü oluşturdu. Farklı mezhep mensuplarının yaşadığı yerlerde kurulan camilerde de söz konusu mezheplerin her biri için mihrap oluşturuldu.

Osmanlı mimarî sanatında her çeşit yapı yapıldı. Fakat en önemlileri şüphesiz camilerdi. Cami bir şehirde merkez teşkil ediyor ve pek çeşitli binalar etrafını çevirerek bir kültür sitesi halini alıyordu. Bunlara “Selâtin Cami” deniliyordu. Başta padişahlar olmak üzere hanedan mensuplarının yaptırdıkları camiler daha çok bu şekildeydi. Selatin camileri, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sultanların yaptırdıkları camilere verilen addı. Saray geleneğinde selatin camilerinin yaptırılabilmesi için birtakım koşullar vardı. Öncelikle bir padişahın selatin camisi yaptırması için önemli bir askerî zafer kazanması ve bu zaferle birlikte önemli bir savaş ganimeti ele geçirmesi gerekirdi. Selatin camilerinin yapımına devlet kasasından takviye olmaz, yalnızca padişahın kişisel serveti kullanılırdı.

Camilerde zarif, sade, fakat süzülmüş bir zevk mahsulü olan çini, mermer, tahta veya sıva üzerine nakış gibi süslemeler vardı. 

Osmanlı cami ve külliye mimarîsinin başlıca eserleri olarak Bursa’da Yeşil ve  Ulu Cami’lerini; Edirne’de Selimiye Cami’ni; İstanbul’da Süleymaniye, Fatih, Mahmud Paşa, Şehzadebaşı, Sultanahmed, Nuruosmaniye ve Valide Sultan Cami’lerini; Manisa’da Muradiye, Hatuniye Cami’ni örnek verebiliriz.

Osmanlı medrese mimarîsinin başlıca eserleri olarak Fatih ve Süleymaniye Medreseleri’ni örnek verebiliriz.

 

SARAYLAR

Bütün sanat eserlerinde de gözlenebileceği gibi Saraylar, İslâm ve Osmanlı sanatının genel niteliklerinden biri olan “Mimarî’de Gerçekçilik” in ön planda tutulduğunu gösteren en iyi örneklerdi. Mimarîde Gerçekçilik; Müslümanlar’ın, mimarî eserlerinin hemen her karesini muhakkak fonksiyonel, dînî veya sosyal bir ihtiyaca göre yapmış olmalarıydı. Bu çerçevede lüks ve israftan kaçınmışlardı. Bu ilke gereğince olsa gerek, dünyanın çeşitli medeniyetlerindeki şehirlerde görülen boş ve geniş şehir meydanlarının yerini İslâm şehirlerinde daha fonksiyonel ve yararlı görülen şadırvan, çeşme veya sebil almıştı. Yine aynı ilkeye bağlı olarak Müslümanlar, muhteşem saraylara meyletmemişlerdi. Herhangi bir İslâm şehrinde olduğu gibi, İstanbul’da bir zamanlar üç kıtayı yöneten Topkapı Sarayı oldukça mütevazıydı.

Muhteşem saray tipi XIX. Yüzyıl’da Batı’dan gelerek girmişti.

Bu alandaki başlıca eserlere İstanbul’daki Topkapı, Yıldız, Çırağan, Dolmabahçe, Beylerbeyi Sarayları’nı ve Göksu Kasrı’nı örnek verebiliriz.

  

TÜRBELER

Osmanlı’da halk, esnaf, asker ve padişahların çok büyük bir yüzdesi Allah’ın velîlerinin ve dualarının Allah katında çok önemli ve kıymetli olduğunu bilirlerdi. Evliyadan yaşadıkları zaman diliminde sonsuz himmet alan, almak için her türlü çabayı harcayan Osmanlı,  evliyanın bu dünyada yalnızca bir görüntüsü olan fizik bedeni toprağa girdikten sonra da onlardan himmet almanın faydalanmanın bir yolunu bulmuşlardı. Onların mezarlarını sadece bir mezar taşı olmaktan çıkarıp, türbeleştirmişlerdi. Bu yol; elbette Allah’ın bu çok sevgili kullarına duydukları hürmet ve sevgiden de kaynaklanmıştı. Allah’ın bütün insanları sevdiğini, ama Allah’ın en çok sevdiklerinden en az sevdiklerine doğru bir yelpazesi olduğunu bilen Osmanlı, Allah’ın velîlerinin, işte bu yelpazenin en üst sıralarında olduğunun da farkındaydı. Bu nedenle kendi dualarını, türbelerde Allah’ın en çok sevdiklerinin duasıyla birleştirerek, “o evliyanın yüzü suyu hürmetine” niyetiyle yapıp, dualarının güçlerine güç katarlardı. İşte bu bilinçle Osmanlı’da türbe mimarîsine de önem verilmişti.

Osmanlı’dan günümüze gelen evliya türbelerini hem birer sanat eseri, hem de birer manevî eser olarak görmeliyiz. Ayrıca “Osmanlı’da toplum anlayışı fevkalâde güçlüydü ve kendilerinden sonraki nesiller içinde şefkat fikri çok gelişmişti” cümlelerini hatırlayarak, bize bıraktıkları “evliya ve evliya türbeleri” miraslarına sahip çıkmalıyız.

 

 KÖPRÜLER:                                                                 

Kanunî’nin 1526’da Tuna-Drava dirseğindeki bataklık üzerinde kurdurduğu 8.665 adım uzunluğundaki köprü, uzun zaman Avrupa’nın en uzun köprüsü olarak kaldı. “Osiyek Köprüsü ” diye Osmanlı tarihinde adı çok geçen bu köprünün üzerinden çok büyük Osmanlı orduları Macaristan’a gidip geldi.

II. Murad’ın Ergene Köprüsü (Uzun Köprü) 174 kemerli, 1240 metre uzunluğundadır. Türkiye’de ve hala ayaktadır.

Kanunî’nin Sinan’a yaptırdığı Hersek’de Neretva suyu üzerinde bulunan Mostar Köprüsü’nün eni 27,34 metredir. Yüksekliği 19 metredir. 1566 tarihlidir. Uzunluğu 100 adımdır. Yüksekliğin tek kemerle aşılmış olması hayret ve hayranlık uyandırır. 1658’de köprüyü gören Fransız seyyahı A. Poullet: “İnşasının mukayese kabul etmez cüreti karşısında sarsıldım; tek kemeri Venedik’in mimarî harikası sayılan Rialto köprüsünden bile genişti” diye yazar. İnşasından 346 yıl sonra 1912’de aynı Mostar Köprüsü’nü ziyaret eden Avusturyalı R. Michael “Taş kesilmiş bir hilal… Bütün dünyada eşi olmayan bir eser…” şeklinde heyecanını ifade eder.

 

Osmanlı’da mimarî yapıya örnek olan köprülere, daha onlarca örnek verilebilir. Kısaca K. Kienitz’in bir sözüyle mimarîde köprü konusunu tamamlayalım.

“Osmanlı’nın dünya tarihinin en büyük köprü yapıcılarından olduklarını söylemek gerekir. Osmanlı köprüleri gerçek medeniyet ve sanat eserleridir.”

 

SU MİMARÎSİ

“İslâm’da çok önemli bir yer tutan temizlik vecibesi de su mimarîsini geliştirmiştir” diyebiliriz.

Osmanlı su yolları, “cedvel” denen kanalları, su kemerleri, “bend” denen barajları da büyük mühendislik eserleriydi. Kanunî 1532’de Mekke’ye, 1552’de Kudüs’e çok uzaktan su getirtti. 1544’de Kanunî’nin yaptırdığı Fırat’ı, Ubeyd suyuna bağlayan Kerbela Kanalı’da büyük Osmanlı eserlerinden biriydi.

Ayrıca Sultanahmed Çeşmesi, Mimar Sinan Sebili günümüzde görebileceğimiz diğer su mimarîsi örnekleridir.

 

ÇARŞILAR

Osmanlı kapalı çarşıları ve bedestenleri de hayret verici eserlerdi. İstanbul Kapalı çarşısı, yeryüzündeki bugünde en büyük kapalı çarşıdır. Kapalı Çarşı’nın Avrupa’daki alışveriş merkezleri için bir örnek oluşturduğunu önceki “Osmanlı’da Esnaf ve Ticaret” adlı dersimizden hatırlayacaksınız. Tarhan Valide Sultan’ın 1662’de yaptırdığı ve Mimar Mustafa Ağa’nın eseri olan İstanbul’daki Mısır Çarşısı da en büyük kapalı çarşılardan biridir.

 

ASKERÎ MİMARÎ

Osmanlı askeri mimarîsi, aynı derecede üstündür. Akla gelmez ülkelerde Osmanlı kalelerinin yükseldiği görülür. Osmanlı tersane, top ve barut fabrikalarından kalabilen kalıntılarda muazzam tesislerle karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir.

Selimiye Kışlası, Kuleli Askerî Lisesi, Anadolu ve Rumeli Hisarları Osmanlı askerî mimarî eserlerinin başlıca örnekleridir.

 

BAHÇE MİMARÎSİ

Osmanlı bahçe mimarîsi, diğer mimarîlerle aynı seviyedeydi. Osmanlı’nın çiçek merakı meşhurdu. Tarihinin bir dönemi bir çiçeğin adını taşıyan tek devlet Osmanlı Devleti’dir. Lale Devri, 1718-1730… Ahmed Kamil Efendi 1753’de yazdığı lale üzerindeki kitabında 558 lale mütehassısının adını kaydeder. Osmanlı, tek tek adlandırdıkları tam 1350 çeşit lale yetiştirdi.

 

İÇ MİMARÎ

İç dekorasyon sade, basit, metin, gösterişsiz, vakurdu. Fazla eşya yoktu. Tanzimat ile iç mimarîde fazla eşya ve gösteriş devri başladı ve eski vakar ortadan kalktı.

 

Mimarlık sahasında çok gösterişli sanat eserleri yapıldı. Bu eserleri başta İstanbul olmak üzere, ülkemizin dört bir yanında görmek mümkündür.

 

Nilüfer Hatun İmareti, Haseki, Gureba Hastaneleri Osmanlı mimarî eserlerinin diğer örnekleridir.

 

Share

 

Osmanlı

Ziyaret

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün224
mod_vvisit_counterDün351
mod_vvisit_counterBu Hafta2114
mod_vvisit_counterBu AY10168
mod_vvisit_counterhepsi186395

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı