Osmalı Medeniyeti

7246 readings

Osmanlı Medeniyeti dünyaya örnek bir medeniyet olmasını, kâinatın tek dîni olan İslâmiyet’i yaşamasına ve yaşatmasına borçludur. Uygarlık ile “medeniyet”in eş anlamlı olmadıklarını vurgulayalım. Uygarlığı, nefsine tapınan insanların oluşturduğu bir dünya olarak, medeniyeti de peygamberlerin getirdiği bir dünya olarak algılayalım. Uygarlıkta imha vardır, medeniyet ihya eder. Medeniyet, “Medine” kökenlidir ve barışı içerir. İslâm da medeniyet de barış demektir. Medeniyet, Allahû Tealâ’nın emir ve yasaklarını eksiksiz yerine getirmekle mümkündür. MEDİNE, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile birlikte sahâbenin göç ettiği, Ensar tarafından kardeşçe karşılandıkları, göç edip gelenlerle mallarını paylaştıkları güzide insanların şehridir. Eski adı “Yesrib” olan şehir Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in teşrîfiyle, Medine ismiyle anılmaya başlanmıştır. Adının anlamını tam mânâsı ile hak eden bu şehrin insanları, Allahû Tealâ’nın emir ve yasaklarını eksiksiz yerine getirdikleri için Medineli olma MEDENİ olma şerefine sahip olmuşlardır.

 

Avrupalı bugün ve geçmişte Osmanlı’dan öğrendiklerini hayata geçirerek medeniyeti yaşadıklarını itiraf etmektedirler…

 

Eğer biz dünyayı 600 sene idare eden ve en ufak bir adaletsizliğe geçit vermeyen Osmanlı Medeniyeti’ni, öğrenip öğretmezsek Osmanlı ve İslâm karşıtı olanların, yalanlarını gerçekmiş gibi yeni nesillere öğretmelerine engel olamayız.

  

AVRUPALI YAZARLARIN KALEMİNDEN

OSMANLI AHLÂK ve KARAKTERİ

 

Osmanlı İmparatorluğu nasıl bir ahlâk ve karakter yapısı ile kuruldu? Bunu gözden geçirmek gerekir. İlk dersimizde, daha tarafsız gözlemciler olmaları bakımından, çeşitli devirlerin Avrupalı yazarlarından örnekler vererek Osmanlı ahlâkının karakteristik çizgilerini anlatacağız.

Osmanlı’nın Ahlâk ve Karakteri; vatanseverlik duygusu, dîn, devlet, padişah, aile ve namus mefhumlarının kutsal sayılması üzerine kurulmuştur. Bu kavramların zedelenmemesi, devletin ayakta kalabilmesi için, feda edilmeyecek hiçbir şey tasavvur olunmamıştır.

Batılı seyyah ve gözlemcilerin kullandıkları “Türk” kelimesinin birçok yerde “Osmanlı”, hatta sadece “Müslüman” demek olduğunu, sevgili öğrencilerimiz fark edeceklerdir.

“Türk” kelimesinin eskiden Avrupalılarca “Müslümané” mânâsına kullanılması yaygındır. Birçok eski Avrupa metninde “Türk oldu” şeklinde geçen tabiri “Müslüman oldu, ihtida etti” mânâsında anlamak gerekir. İhtida; başka bir dînden çıkıp Müslüman olmak demektir. Sadece Osmanlı toplumu içinde kullanılmaz. Osmanlı dışı başka Müslüman Asya toplumları için de kullanılmaktadır.

 

 

Osmanlı Vakurdur

Halk arasında ağırbaşlılık olarak bilinen vakar, kişiye hürmet duyguları kazandıran bir fazilettir. Vakarın kibre kaçmaması, hatta vakarlı birinin aynı zamanda mütevazı (alçak gönüllü) de olması gerekir. Osmanlı vakarı meşhurdur. Osmanlı, vakarı içinde, ciddi, ağırbaşlı, mütevazı’dır. Vakarın kibir ve azametle hiçbir ilgisi yoktur, bambaşka şeylerdir.

 

“Osmanlı Beyefendilerinin konuşmaları ciddidir. Kısa söz söylerler. Kendilerine de dilek ve maksatların kısaca anlatılmasını isterler.”(Kont Marsigli)

 

“Osmanlılar, vakur, terbiyeli, edebli bir millettir. Terbiye ve nezaket kaidelerini hiç ihmal etmezler. Hangi sosyal tabakaya mensup olurlarsa olsunlar, hareketlerinde açıkça vakar görünür. Huzur ve sükûna çok düşkündürler. Kimseyi rahatsız etmezler, kendilerini rahatsız edeni de hoş görmezler. Az heyecanlı, az meraklıdırlar. Sokakta bir şey için toplanmak, birbirini kovalamak, taşkınlıkta bulunmak gibi hareketler, Osmanlı şehirlerinde görülmez.” (d’Ohsson)

 

“Türkler ağırbaşlı, düşünceli, vakur, nazik, heybetli bir millettir. Gürültü ve şamatadan nefret ederler. Sessizlikten çok hoşlanırlar. Erken yatıp namaz için gün doğmadan kalkarlar.” (Thornton)

 

“Türkler, ciddi, vakur, azametli bir millet olmakla beraber öğünmezler. Öğünenleri acayip karşılarlar. Yakışıklı, boylu boslu temiz bir millettir. Yalnız su içerler. Türk esnafı, bizimkilerin şamatasından tamamen uzak, nazik insanlardır. Herkes kendi işiyle meşgul olur, başkasının işine karışmaz. Sıkıntı ve felakete karşı sabırlı ve dayanıklıdırlar.” (Ubicini)

 

“Türk çocukları sokaklarda sükûnet içinde oynarlar, ağlamazlar, gürültü etmezler, bağırmazlar” (A.Brayer)

 

“Türklerde babaya saygı son derecede büyüktür. İzin almadan babalarının karşısında oturmazlar. Babanın her sözü kesin bir emir sayılır.” (Amedee Jaubert)

 

Osmanlı Naziktir

Osmanlı’nın terbiye ve nezaketi ünlüydü.

 

“Türkler son derece terbiyelidirler ve terbiye kaidelerine tamamen riayet ederler. Dikkat ettikleri kaideleri, Roma’daki veya dünyanın herhangi bir medeni ülkesindeki kaidelerden geri değildir… Hele Saray mensuplarının birbirlerine muameleleri ve hitap tarzları, yeryüzünde tasavvur edilebilecek en ince terbiye ve nezaket kaidelerine göre cerayan eder.” (Lord Ricaut)

 

“Osmanlı sarayında tasavvur edilemeyecek kadar ince bir terbiye, her muamelenin temeli idi. En basit işi gören hademe veya hizmet eden aynı şekilde eğitilirdi.” (Ziyad Ebüzziya)

 

“Türkiye’de kabalıktan eser görülmez, her tarafta nezaket göze çarpar.” (Prens Demetrius Cantemir)

 

“Türkler, asla yere tükürmezler.”(Marsigli)

 

“Türklerin, biz kadınlara muameleleri, bütün milletlere örnek olmalıdır. Sokaklarda kadın, en küçük saygısızlık görmez.” (Lady Craven)

 

“Türklere göre fazla tevazu dalkavukluk ve vakara aykırı, fakat saygısızlık, daha büyük kusurdur.” (Guer)

 

“Türkler, sevimli, sade, samimi, naziktir. Hareketlerinde asla yapmacık yoktur. Oldukları gibi görünürler. Bu terbiyeyi aldığı için mütevazı’menşe’den gelen bir Türk, pek çok görüldüğü gibi, çok yüksek bir makama çıktığı zaman hiç yadırganmaz. Kim önce görürse o selam verir. Büyük küçüğü basit, küçük büyüğü çok saygılı şekilde selamlar. Türk dili pek çok ve pek ince nezaket tabirleriyle doludur.” (d’Ohsson)

 

“Türkiye’de nezaket, insanların tabiatı icabıdır. Türkiye’de nezaket, milli karakterdir. Türkler, sakin, temiz, kıyafetleri itinalı bir millettir. Dilleri mantıklı ve ahenklidir. Türkçe’de kısa hecelerin arasına uzun hece karışması kulağa musiki gibi gelir. Mükemmel bir dildir. Tek kişi konuşur ve dikkatle dinlenir. Dedikodu ve iftira ayıp ve günahtır. Meclisleri, sakin ve nezihtir. Musikiyi sessizce dinler, raksı sessizce seyrederler. Bizim benzeri meclisteki şamatadan eser görülmez.(A.Brayer)

 

“Türkler, kâinatın en kibar milletidir. Muhteşem şekilde zarif ve nazik insanlardır.” (Ubicini)

 

“Sokak satıcısı olsun, vezir olsun Türk; ağırbaşlı, vakur, adeta muhteşemdir. Terbiyeleri o kadar aynıdır ki, ancak kıyafetinden paşa mı, sokak satıcısı mı olduğu anlaşılır. Bir Avrupalı, geçerken yan gözle bakarlar, asla seyretmezler. Camilerini görmek için Avrupalılar girince, hiç başlarını çevirmezler. Sokağı, dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek ayıp sayılır.” (Edmondo da Amicis)

 

 

Osmanlı Mütevâzıdır

 

“Padişah kızları olan Osmanlı İmparatorluk prensesleri sultanlar, yüzlerini örtmezler. Avrupalı erkeklerle bile yüzleri açık konuşurlar. Şehre çıkarken taktıkları yaşmak şeffaftır, yüzleri görünür. ” (Castellan)

 

“Kibir ve gurur ayıp sayılır. Hele gerçekten yüksek makam işgal eden birinin kibir göstermesi, rezalet telakki edilir. Zaten yaratılış olarak sade ve mütevazı insanlardır. Resmî törenlerde protokol subayları padişahın yüzüne karşı “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” cümlesini bağırırlar. Kibir ve gurur, Şeytana mahsus afetler sayılır.” (Brayer)

 

 

Osmanlı Saygılıdır

Büyüğe saygı, küçüğe şefkat, Osmanlı’nın diğer bir karakter çizgisiydi.

 

“Türk toplumundan baştan çıkmış, yüz kızartıcı işler yapan çocuk nadirdir. Ana ve baba saygısı çok büyüktür. Aile büyüklerinin sözleri dinlenir.” (Guer)

 

“Erkeklerde de, kadınlarda da evlat sevgisi çok barizdir.” (Brayer)

 

“İhtiyarlık, Türkiye’de olduğu gibi hiç bir yerde hürmete mazhar değildir. Çocuklarını daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyorum. Sokaklarda çocuğunu omzuna, kucağına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yormaktan sakınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturmaz. Yalnız “baba”değil, babasının unvanı neyse ‘Efendi Baba’,’ağa baba’,’bey baba’, ‘paşa baba’ diye hitab eder. Küçük kardeş, büyüğüne saygı gösterir. Büyük kardeş asla ismiyle çağırılamaz, ‘abla’ veya ‘ağabey’ denir ki bizim dilimizde bu kelimeler meçhuldür. Baba oğlunu, sadrazam olsa bile, yalın ismiyle çağırır. Baba ölünce ailede otorite büyük oğula geçer.” (Ubicini)

 

 

Osmanlı Vefalıdır

Osmanlı için sadakat bir görevdi. Fakat vefa insan ruhunun en belirgin hasletidir. Sadakatsiz olan haindir. Fakat vefasız olan, insan bile değildir, hayvandan aşağıdır.

 

“Türkler vaatlerine ve yeminlerine mutlak sadakat gösterirler.” (Comte de Bonneval)

 

 

Osmanlı Hayırseverdir - Osmanlı Cömerttir

Hayırseverlik, Osmanlı’nın en bariz vasıflarından biridir. Kıta’lar üzerindeki bir imparatorluğu hayrat ile donatmaları, hayırseverliklerinin görünen, okunan şahidleridir. Gizlice yapılan yardımlar ise sadece Allah’a malumdur.

 

“Türkler, çok hayırsever bir millettir. Çeşmesiz sokak yoktur. Hepsi hayrattır. Köylerde, yol üzerinde, hatta çöllerde çeşme yaptırmışlardır.” (Ermeni rahibi Simeon)

 

“Cezayir’li Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa’nın sarayının muazzam parkı halka açıktır. Halkın bahçesini gezip, çiçeklerini görmesinden haz duyar. (General Miranda)

 

“Bir Türk kervansarayına indim. Üç gün bedava yiyip oturdum. Hristiyanlar da aynen Türkler (Müslümanlar) gibi kabul görüyordu.” (Villamont)

 

“Türk hayır eserlerinin hayvanlara mahsus olanları da vardı. Her tarafta hayrattan geçilmez. Zengin Türkler bol bol sadaka verirler. Zaruretlerini söylemekten kaçınanları arayıp bulur, bilhassa onlara yardımdan zevk alırlar. Borçlunun borcunu öderler. Yoksul komşularını gözetirler. Herhangi bir hayvanın acı çekmesine asla izin vermezler. Köpek ve kediler için vakıf yaptıranlar vardır.” (de Thevenot)

 

“İstanbul’da 100 kadar muazzam binalı ve teşkilatlı hastane, 41 kervansaray, han ve imaret, 5935 çeşm, ve sebil vardır, istisnasız hepsi hayrattır.” (Grelot)

 

“Bütün camiler, imaretler, hastaneler, medreseler, çeşmeler, sebiller, zenginlerin hayır eserleridir, hiç birini devlet yaptırmamıştır.” (de la Croix)

 

“Osmanlı ülkesinde dilencilik ve dilenci yok gibidir.” (de la Montraye)

 

“Yoksul çobanlar dağ başlarında yolcuya ikram eder, bir şey almazlar; Osmanlı köyünde yolcuya daha fazla ikram edilir. Şehir ve kasabada ise bu ikram adeta teşkilatlıdır.” (Kont Marsigli)

 

“Türkler’in biz Hristiyanlar’dan çok fazla hayır eseri yaptırdıkları inkâr edilemez. Hristiyanlar ve Musevîler de Müslümanlar gibi bundan faydalanırlar. Bir zengin hacca, yanına birkaç yoksulu alarak gider ve onun her türlü masrafını öder. Çok zengin Türk tacirleri vardır ki, fukara babasıdırlar. Böyle çok zengin bir Türk taciri ile beni konsolos Torelli tanıştırdı. Adam 84 yaşında idi. 8 defa hacca gitmiş ve her hac kendisine 20.000 altına mal olmuştu. Yılda 10.000 altın zekât veriyordu. Yaptığı hayratın ise hesabı yoktu. Ben de Kudüs’e hacca gidiyordum. Bana dua edince şaşırdım ve Türklerin dîn tefriki (ayrımcılığı) yapmadıklarını anladım. “ (Corneille le Bruyn)

 

“Türkler bol hayır yaparlar. Bir defa dîn farkına bakmazlar. İnsanın geçmişine de bakmazlar. Hayvanlara ve bitkilere mahsus hayrat da yaparlar. Mahallenin zengini, o mahallede ihtiyaç sahiplerinin hepsini himaye eder.” (Comte de Bonneval)

 

“Türklerin hayrete şayan bir müesseseleri de dev binalar olan hastanelerdir. Bahçeli, havuzlu olan hastanelerde hastaları eğlendirmek için musiki heyetleri bile gelip, gider.” (Anquetil Duperon)

 

“Türkler’in kendileri mütevazı binalarda otururlar. Görülen muhteşem binaların hepsi hayır olarak yaptırdıklarıdır. (Durdent)

 

Osmanlı Merhametli ve Hoşgörülüdür

Merhamet ve müsamaha, Osmanlı ahlâkının temel unsurlarındandır. Merhametsiz ve müsamahasız adam sevilmez. Zira böyle bir kişinin zaten hemcinslerini sevdiğine inanılmaz.

 

“Türkiye’de taassup, Türkler’de değil, Osmanlı tebaası Hristiyanlar da görülür.” (Gerard de Nerval)

 

“Türkler, sade, açık yürekli, iyi niyetli insanlardır. Sabırlı, cesur, kabiliyetli, misafir sever, ali cenaptırlar.” (AmedeeJaubert)

 

“Türkler’in merhamet hisleri çok gelişmiştir. Bu hissin temelinde Allah’ın sevgisini kaybetme korkusu yatar. Zekât, fitre, sadaka ve hayratlarını hiç ihmal etmezler. Hizmetkârlarına en iyi davranan millet, Türkler’dir. Onlara aile efradı gibi muamele ederler. İftiradan korkarlar, itikatlarınca büyük günahlardan biridir. Mecbur olmadıkça ağaç kesmeyi barbarlık sayarlar ve böyle bir adama barbar muamelesi yaparlar.” (Brayer)

 

 

 

Osmanlı Tevekkül Sahibidir

Tevekkül, bir başka Osmanlı karakteriydi.

 

“Türkler, kadere inanır ve rıza gösterirler. Yabancı ülkeye sığınan hemen hiçbir Türk yoktur. Padişahlar bile tahttan indirilirken hiç karşı koymaz, ‘Allah’ın takdiri ise öyle olur’ derler.” (Castellan)

 

Namus, Osmanlı ahlâkının bir diğer unsurudur.

 

“Türk tüccarı ve esnafı son derece namusludur. “Türkler için gayri meşru kazanç en nefret edilen şeydir. Namus ve dürüstlük bütün hareketlerinin ruhudur.” (d’Ohsson, 1971)

 

Türkler arasında, başka milletlerde olduğu gibi senet ve yazılı vesikaya lüzum yoktur. Verdikleri sözün, yaptıkları vaadin arkasındadırlar. Dîn farkı gözetmeksizin bütün insanlara karşı aynı şekilde hareket ederler. Başkasının hakkını yemekten çok korkarlar. Bütün endişeleri helal ile haramı ayırmaktır.” (d’Ohsoson)

 

“En yoksul Türk, hırsızlığa tenezzül etmez, Namusluluk, Türk milletine şeref veren bir haslettir.” (Castellan)

 

“Hile ve dolandırıcılık Türk tüccarı ve esnafınca meçhuldür. Emanete hiyanet Türklerce korkunç bir şeydir. Halk tabakaları çok dürüsttür. Çocuklar da çok dürüsttür. Sokakta bir şey bulan çocuk derhal sahibini aramaya başlar.” (La martine, 1897)

 

Osmanlı Temizliğe Azami Dikkat Eder

Temizlik, Osmanlı’ya göre îmândan gelirdi.

 

1655’de İstanbul ve Batı Anadolu’yu gezen Jean de Thevenot, şöyle der:

“Türkler normal boylu, mütenasip vücutlu bir ırktır. Avrupa’da görülen beden kusurları, mesela topallık, hele kamburluk fevkalade azdır. Dilimizdeki (Fransızca) ‘Türk gibi kuvvetli’ meseli boş yere söylenmemiştir. Sıhhatli, kuvvetli, uzun ömürlü insanlardır. Az hasta olurlar. Hastalarına evlerinde çok ihtimamla bakarlar. Oburluk etmez, ölçülü yer, bir öğünde çok çeşitli şeyler yemezler, sık sık yıkanırlar, şarabı nadiren içerler. Avrupa’daki birçok hastalık, mesela böbrek taşı, meçhuldür”

 

“Türklerin tuvaletleri çok temizdir.” (Miranda)

 

“Türkler dünya’nın en temiz insanlarıdır.” (Belon)

 

“Yemekten önce ve sonra mutlaka ellerini ve ağızlarını yıkarlar.” (Ricaut)

 

“Türk mutfağı çok temizdir. En küçük bir kire tahammülleri yoktur. Sofra takımları temizlikten parıldar.” (Tavernier, 1678)

 

“Avrupa’nın büyük bir tek şehrinde tesadüf edilen sakat, biçimsiz insanların yekununa bütün Türk İmparatorluğu’nda tesadüf etmedim. Az yerler, çok yıkanırlar. Sanıyorum bu yüzden az hastalanırlar. Kadınları uzun etekleriyle boylu boslu, adeta muhteşem görünürler.” (Le Bruyn, 1732)

 

“En yoksul bir Türk köylüsünün evinin temizliği hayrete şayandır. Türk hastaneleri, Avrupa hastanelerinden çok daha temizdir. Türkler bu hayatı asırlardan beri yaşıyorlar. Bizde ise temizlik yarım asır önce başlayabilmiştir.” (Dr.A.Brayer, 1836)

 

“Yere tükürmek bir Frenk âdetidir ve Türklerce hayret mevzuudur, zira Türk, mendilini kullanır.” (Cevdet)

 

 

Osmanlı Yaratılmış Herşeyi Sever - Hayvanseverdir

Başta insan olmak üzere, Osmanlı “Yaratılan’ı severiz, Yaratan’dan ötürü” düşüncesiyle her canlıyı, hatta cansız varlıkları bile severdi.

Hayvan ve bitki sevgisi, Osmanlı’nın vazgeçilmez bir karakter çizgisiydi.

 

“Hayvan ve bitki yetiştirmekte de çok ileri dereceye ulaşmışlardır. Sun’i kuluçkadan yumurtayı gömerek civciv çıkartırlar.” (Busbecg)

 

“Hayvana eziyet eden kadı huzuruna çıkartılır, zaten herkes müdahale eder.” (Busbecg)

 

“Ağaçlar, hele asırlık olanları, en büyük ihtimamlarla muamele görür.” (Baron de Tott)

 

“Hastalara çiçek gönderilir.” (Naima)

 

“Çiçek ve hayvan dükkânları çoktur. XVII. asır ortalarında yalnız İstanbul’da, yalnız ötücü kuş satan 500 kadar dükkan vardır.” (Evliya)

 

“Üsküdar’da kedi hastanesi vardır.” (Von Moltke, 1837)

 

“Kedilerine, hatta sokak kedilerine elleriyle yediren anlı şanlı vezirler görülür.” (Du Loir, 1654)

 

“Hayvanların eziyet görmemesi, Türk kanunlarının teminatı altındadır.” (Avukat Guer, 1746)

 

“Etleri yenmeyen hayvanların öldürülmesi vahşet sayılır.”  (d’Ohsson, 1791)

 

“Türkiye’de hiç kuduz görülmemiştir.” (Thornton,1812)

 

 

Osmanlı Adaleti ile Ünlüdür

Sosyal denge ve adalet iyi kurulmuştu. XVIII. asırda Voltaire, Türk padişahının 20 türlü dîn ve mezhepteki 20 milleti ahenk içinde yaşatabilmesini ve gösterdiği müsamahayı, Avrupa hükümdarlarına ve kendi kralına örnek göstermektedir. XVIII. asrın 2. yarısında İstanbul’daki İngiltere büyükelçisi Porter, dünyada en iyi asayişin Osmanlı devletinde olduğunu, hiçbir devletin teşkilatının daha düzenli olmadığını yazmaktadır.

 

“Başka memleketlerde ürperten, mahkemeleri utandıran, insanlık şerefini ihlal eden vahşet olayları Türk toplumunda görülmez.” (d’Ohsson)

 

“Orta sınıf çok kudretli ve çok ahlâklıdır. Osmanlılar, muhteşem bir toplumdur.” (lorga, Voyageurs).

 

“Türkler, kimseyi Türk usulünce yaşamaya zorlamazlar. Herkesin kendi mevzuatı ile yaşamasına müsaade eder ve izin verirler.” (Geuffroy)

 

“Kavga olmaz, olursa ilk görenler hemen müdahale eder, kavganın devamı mümkün değildir, ihtilafı hemen hallederler. Padişahlarını çok sayar ve büyük samimiyetle severler. Padişahına sadık olmayan bir Türk tasavvur bile edilemez.” (Thevenot, 1665)

 

“Avrupa’da çok yaygın olan intihar, Osmanlı toplumunda meçhul gibidir.” (Dr.Brayer, 1836)

 

“Osmanlı’da, şartlı, kefalete bağlı, pişmanlık yeminine bağlı hapisten salıverme sistemi vardır. Ancak suçun tekerrürü halinde ceza çok ağırlaştırılır.” (Topkapı Sarayı Arşivi)  

 

Halk Tabakaları

 

“Osmanlı’da yoksul var idiyse bile, Batı’daki mânâsında değildir. Yoksullar imaretlerde, konaklarda bedava yiyen, sadaka kabul eden takım idi. İstanbullu’nun hayat seviyesi Parisli ve Londralı’nınkinden üstündü. İstanbul’da gerçek mânâda hayat mücadelesine bile lüzum yoktu. Her İstanbullu hayatını kazanacağının emniyeti içindeydi.” (Robert Matran)

 

“Türkler’de açık dilenci yoktur.” (Deshayes de Cormenin)

 

“Tek dilenci görmedim.” (De La Montraye,1727)

 

“Değil dilenci, gerçek mânâda yoksul bile yoktur.(Marsigli)

 

“İstanbul ve çevresinde 2 milyon nüfus yaşar. Tek dilenci görmedim.” (Comte de Bonneval)

 

“İstanbul’da hiç dilenciye tesadüf etmedim.” (Guer, 1746)

 

“Osmanlı ülkesinde pek az dilenci gördüm.” (Le Bruyn, 1732)

 

“Osmanlı ülkesinde az bir dilenci vardır ve onlar da Fransa’daki gibi gelip geçeni rahatsız etmezler.” (Du Loir, 1654)

 

“Zaten İstanbul’da dilencilik yasaktı. Görülenler doğudan gelme profesyonellerdi. 24.9.1759’da bunlar yakalanarak İzmir’e gönderildi, 43 dilenci idiler.” (Ahmed Refik)

 

İstanbullu ne hizmetçilik, ne uşaklık yapmazdı. İmparatorluğun her tarafından gelenler İstanbul’da bu mesleklere girerlerdi. Devlet adamlarının Hristiyan uşak kullanmaları yasaktı. Zenginler uşak ve hizmetçileri, evlatlık olarak yetiştirip bir müddet sonra evlendirirlerdi. Kölelikten sadrazam olan hayli kişi vardı.

Küçük sanayiyi, ticareti ve şehir ekonomisini ellerinde tutan esnaf ayrı, büyük, itibarlı bir sınıftı (Bu konudan aşağıda ayrıca bahsedilecektir).

Köylüler, imparatorluğun nüfusça en kalabalık zümresiydi. Köylüler, çiftçilik ve ziraatla uğraşırlardı. Hayvancılık da yaparlardı. İkisini birden yürütenler de mevcuttu. Köylü, Osmanlı ekonomisinin temeli idi. Aynî veya nakdî olarak vergi verirdi. Şerefli bir sınıftı. Kanunî Sultan Süleyman; “Cümlemizin efendisi, bizi besleyen köylüdür” demiştir. Serflik, yani Avrupa’da olduğu gibi toprağa bağlı kölelik yoktu.

Göçebeler, hayvancılıkla geçinirlerdi. Hayvanları üzerinden vergi verirlerdi. Asırlar boyunca devlet, bunları toprağa yerleştirmek için büyük gayret gösterdi, çiftçi yaptı ve sayılarını çok azalttı. Göçebeler, bu devlet politikasını daima mukavemetle karşılamışlardır. Köylü olmak istemişlerdir. Türkmenler ve Kafkas kavimleri iskâna tabi ve mecbur tutulmuş, Kürt ve Arap aşiretleri, dağlık ve çöllük ülkelerde yaşadıkları için onların iskânı o derecede başarılı olamamıştır. Oğuz Türkü’ne Müslüman olunca ‘Türkmen’, toprağa yerleşirse ‘Türk’, şehre gelip devlet adabı öğrenirse ‘Osmanlı’ deniyordu.

           Mühtediler, (İslâm’ı kabul eden, başka bir dînden İslâm’a geçen kimseler) hızla Türkleşip, İslâmlaşmışlardır. Ama Osmanlı İmparatorluğu nüfus bakımından, dünyanın yalnız en büyük İslâm devleti değildi. Aynı zamanda dünyanın en büyük Hristiyan ve Musevî devletiydi. Musevî köylü yoktu, liman şehirlerine yerleşmişlerdi. Ancak Arapça konuşan Musevîler, içerilerde yaşamışlardı. Çeşitli Hristiyan kavimler ise, kendi köylerinde ve şehirlerde yaşıyorlardı. Muhtelit (karma) yani İslâm-Hristiyan köyler nadirdi.

Soyluluk yoktu. Aileler ancak dedelerinin devlete yaptıkları hizmetler ve devlette aldıkları görevlerle iftihar ederlerdi. Osmanlı aristokrasisi, Batılı mânâda değildi. Zira Batı’daki ailevî imtiyazların hepsinden mahrumdu. Yüksek devlet görevlilerinin çıktığı ailelerin, imparatorlukta en yüksek tabakayı teşkil ettikleri ise muhakkaktır.

“Bizim anladığımız mânâda bir aristokrasiye gelince, Türkiye’de mevcut değildir. İrsi hakları ve imtiyazları olan bir sınıf yoktur, eskiden de yoktu. ‘Rical-i Devlet’ denen yüksek devlet görevlileri, sadece hiyerarşik bir sınıftır. İçinden çıktığı halk ile ilgisini kesmiş değildir, imtiyazlı da değildir.” (Ubicini,1855)

 

 

OSMANLI’DA BİR GÜN

 

Ahmet Haşim’in ışıkta başlayıp ışıkta biten on iki saatlik kısa, hafif, yaşanması kolay bir gün” dediği Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi. Evlerin kapısı sabah namazı ile birlikte açılır, yatsı namazından sonra kapanırdı.

Gün sabah ezanı ile başlayıp akşam ezanı ile bittiği için, yılın değişik zamanlarında çalışma süreleri buna göre ayarlanırdı.

Mantran’ın tesbitiyle “Günün ritmi yavaş ve acelesizdi. Telaş bilinmemekte; bunun tamamen tersine dostlarla, meslektaşlarla olan selamlaşmalarda, konuşma ve pazarlıklarda uslu bir yavaşlık vardı.” Bu yavaşlıktan kasıt hiçbir şeyin aceleyi gerektirmemesiydi ama bu tembellik veya kayıtsızlık anlamına gelmemekteydi. Bu bir karakter yapısıydı ve başarıya engel değildi.

Çünkü; Osmanlı; “Her işin bir sonuca varacağı; sonuçta da hayır olacağı” bilincindeydi.

Sabah namazı, mahalledeki mescitte komşularla; öyle ve ikindi namazı ise çarsıdaki camide meslektaşlarla görüşme ve aynı zamanda dinlenme zamanıydı. Cuma günü ise, bayram günü gibi selatin camilerde toplumsal kaynaşma günüydü. (Selatin; Osmanlı Devleti’nde sultanların yaptırdığı camilere verilen addır. Camilerde birden fazla minare var ise, bu o caminin selatin camisi olduğunun işaretidir.)

Evlerde haftanın bir günü çamaşır ve temizlik günüydü ki bu gün Cumadan bir gün önceki Perşembeye denk getirilirdi.

Akşam yemeklerinde, aile fertlerinin tamamı mutlaka eve dönmekte ve bir araya gelmekteydi. Bayram, kutsal günler, kına gecesi, çeyiz alayı, düğün vb. gibi özel günlerde hısım akraba ve konu komşu da buluşurdu. Uzun kış geceleri, aileler bir araya toplanır ve mangal başında tandır sohbetleri yapılır, kitaplar okunurdu.

  Günlük hayatın akışında olduğu gibi, ömür hayatının akışında da aynı titizlik ve beraberlik anlayışı, çocuk yaşlardan itibaren vurgulanırdı. Çocuk uygun yaşa geldiğinde, konu komşunun, hısım akrabanın da katılımıyla “âmin alayı” düzenlenir ve çocuğun mektebe başlaması, evden mektebe kadar dualarla, ilâhîlerle kutlanır ve okunan Kur’ân-ı Kerim’in ardından ikram yapılırdı. Sünnet, nişan, düğün, cenaze merasimlerinde de benzer şekilde dua ve mevlit okuma uygulamaları vardı.    

 

 

OSMANLI’DA KOMŞULUK VE DAYANIŞMA

 

Medeniyetleri bencil ve diğerkâm şeklinde iki guruba ayırabiliriz. Diğerkâm; kişisel yarar gözetmeksizin başkasına yararlı olmaya çalışan kimse olmak demektir. Bencil kelimesinin zıttı olarak da kullanılır.

Osmanlı İslâm Medeniyetinin kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şeriflerde, kardeşlik ve yardımlaşma anlamına gelen diğerkâmlığın Allah’a giden bir yol olduğu ön plâna çıkartılmıştır. Osmanlı’daki hayır müesseselerinin kaynağınının İslâm olduğunu ifade eden d’Ohsson: “Kur’ân, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayırlısı ve en insan severi haline getirmiştir.” demiştir.

Böyle bir anlayış üzerine kurulan bir medeniyette; insana sevgi, saygı, yardımlaşma, çevresine zarar verecek davranışlardan kaçınma gibi ahlâkî değerler yeşerir. Orta Çağ Batı dünyasında, özlemi çekilen ideal topluma ait kitaplar yazılırken, İslâm dünyasında bunlar yaşanmaktaydı. Toplumların en küçük yapısını oluşturan ailenin fertleri arasında yaşanan bu medenî hayat, toplumun her kesiminde yaşanıyordu. Kaynağı İslâm olan bu hayat, Osmanlı toplumunun her alanında geçerliydi.

  Osmanlı şehrinde mahalleli; mahallenin yönetiminden, emniyetinden, sokakların bakım ve temizliğinden, çöplerin toplanması ve imhasından, çocukların gözetilmesinden, yeni yapılar ve çevre ile ilişkiler hakkında nihai kararlar vermekten sorumluydu. Fukaranın, kimsesizlerin, yaşlıların korunması, mahallelinin yarışarak gerçekleştirdiği görevler olarak yüksek heyecanla yerine getirilirdi.

  Gelenekten beslenen bir kültür olan komşuluk, doğumdan ölümüne kadar, iyi ve kötü günlerde sevinç ve kederi paylaşmak ve yardımlaşmaya dayanırdı. Bir doğum olduğunda komşular hemen anne ve çocuk için yiyecek, içecek bir şeyler götürerek ziyaret ederdi. Daha sonra çocuğun ihtiyacı olan giyecekler ve aileye maddi destek sağlayacak hediyelerle “bebek görmeye” gidilirdi. Sünnet ve düğün törenlerinde aynı şey tekrarlanırdı. Yeni ev alanlara hediye ile “hayırlı olsun” denirdi. Hastalık ve ölüm zamanlarında komşular üzüntü sahibini hiç yalnız bırakmazdı. Bütün bunlar içindir ki cenaze kefenlenip evden ayrılacağı zaman komşularından haklarını helal etmeleri istenirdi. Komşular, cenaze defnedilinceye kadar görev şuuruyla hareket ededi. Zekât, sadaka, fitre gibi yardımlarla ihtiyaç sahibi komşular öncelikli olarak gözetilirdi.

  Osmanlı mahallesinde komşuluk hukuku, kardeşlik hukuku gibiydi. Çocuklar komşuya gönül huzuruyla emanet edilirdi. Yatsı namazına gitmeyen cemaatin nerede olduğu, hasta olup olmadığı soruşturulurdu. Mahalle imamı, saygın bir konumda mahallenin her derdine koşardı. İhtiyarlar, gençler tarafından saygıyla dinlenir; tavsiyelerine harfiyen uyulur, talepleri emir telakki edilirdi. Mahalleli çocuklarda gördüğü yanlışa kendi çocuğuymuş gibi müdahale eder; kırmadan incitmeden uyarırdı. Nitekim kendine güven ve emniyet hissinin sağladığı hoşgörü, sadece çocuklara değil; azınlıklara da gösterilirdi. Azınlıklar, kendi mabetleri etrafında ayrı mahallelerde örgütlenmiş olmakla beraber, Müslüman mahallelerinde de aynı komşuluk ilişkileri içerisinde yaşarlar; komşuluk, kültüründe onlar ayrı tutulmazdı.

  Mahallede sosyal sınıf farkı yoktu. Zengin ve fakir aynı yerde oturur; dışarıdan bakıldığında, evlerin mimarisinde bile zenginlik göze çarpmazdı. Geçmiş ve geleceğin birlikte yaşandığı; insanların aynı mektepten eğitim, aynı dergâhlardan feyz aldığı; sosyal mesafelerin ve iletişim bozukluklarının olmadığı mahallede, dingin bir hayat sürülürdü.

 

 

YABANCI GÖZÜYLE OSMANLI’DA AİLE HUZURU

 

Batı ülkelerinde bir lise öğrencisi eski metinleri okur ve anlar. Siz bir harf devrimi yaptınız, eski metinler, kütüphanelerde kaldı. Eski metinler, zamanında çok ağdalı idi. Binaenaleyh Türk tarihçisine çok önemli vazife düşmektedir. Tarih, milletin hafızasıdır; tarihini bilmeyen millet, hafızasını kaybetmiş insana benzer.” ( B. Lewis)

 

Tarihimizden milletimizin yapısına dikkat edecek olursakBir milletin aile yapısı sağlam ise, devlet yapısının da sağlam ve uzun ömürlü olduğunu ve bunun en güzel örneğinin de Osmanlı toplumu olduğunu görürüz. Zaman zaman devlet bünyesinde görülen çatlaklara, isyanlara dayanıklılık; aile sayesinde toplumun geneline sıçramış ve bu millet en zor dönemlerde bile içinde bulunduğu halden sağlam aile yapısı sayesinde rahatça silkinip ayakları üstünde durmasını başarmıştı.            Osmanlı’da aile sağlamlığını temin eden başlıca amil, dînimizin bildirdiği şekilde erkek ve kadının yaratılış gayelerine uygun olarak toplumda yerini almış olmasıydı. Erkek, rızkı temin için dış hizmette; hanım ise, aile yuvasını ve nesli muhafazada içerde vazife görmüştü. Bu güzel iş bölümünün bir semeresi olarak da toplumun huzur kaynağı olan: “Büyüklere hürmet ve itaat, küçüklere şefkat ve muhabbet” prensibi teşekkül etmişti.

Osmanlı’da, bir ailede; evin reisi sıfatıyla babanın, onun yardımcısı sıfatıyla ananın ve onların gözlerinin nuru olarak da evlatlarının vazifeleri ayrı ayrı ve en mükemmel surette belirlenmişti. Özellikle çocuklar, ana-babalarına karşı hürmet, itaat ve gerekli hizmetle mükellefti. Eğer ayrı yerlerde ya da muhtelif şehirlerde yaşıyorlarsa, küçükler için “sıla”, yani ana-babanın olduğu yere gidip onları ziyaret etmeleri ve onların gönüllerini almaları mecburiyeti vardı.            İşte bundan dolayı Osmanlı ailesi huzurluydu. Maddi sıkıntılar, geçim darlığı bu huzuru bozamıyordu. Geniş, büyük aile yapısı sevgi ve hürmeti artırıyordu. Osmanlı’nın bu huzurlu ve birbirine kenetli aile yapısı yabancı seyyahların da dikkatini çekdi. A. Brayer bu konuda şöyle der:

“Osmanlı’da çocuklar, yetişip olgunluk yaşına geldikleri zaman ana ve babalarının yanlarında bulunmakla iftihar ederler. Oysa diğer memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, ana ve babalarından ayrılırlar. Hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakırlar. Bunlar, ana-babalarına karşı onların kendilerine çok ihtiyaçları olduğu bir devrede adeta yabancılaşırlar. Sevgi saygı diye bir şey kalmaz.”

           Meşhur Fransız edibi Pierre Loti de şöyle der:

 

“Dünyanın hiçbir evinde, bir erkek hanımına bu derece saygılı ve hayran olamaz! Bu gerçeğin sırrı, Türk evinin, kadını tarafından hazırlanışındadır. Evin sahibesi olan kadının giyinişi, başındaki örtüden ayaklarında bulunan nefis işlemeli kumaşlı terliklere kadar ahenk içindedir. Kadın evine o kadar düşkün, temizliğine o kadar meraklı, kocasının ev hasretini giderecek öylesine bir zekâ ve eğitime sahiptir ki, evin erkeği akşamüzeri büyük bir hasretle kapıdan girer. Kadının temizliği maddi planda bir çiçek kadar saftır. Bu madde temizliği kadının nefs tezkiyesi temizliğinden gelir. O kadın içki, kumar ve dış dünyayı bilmez. Kavga gürültü nedir bilmez. Gönlünü Allah'a, kocasına, çocuklarına bağlar. Zihnini fuzuli şeylerden koruduğu için rahat ve huzurludur. Dolayısıyla ahlâklıdır. Böyle olunca yuvasının hürmete şayan, şerefli bir unsuru olur...”

 

 

 

YABANCI GÖZÜYLE OSMANLI’DA ÇOCUK TERBİYESİ

 

Anadolu’da çocuk giydirme merasimlerindeki önemli geleneklerden birisi de, yeni doğacak bebeğin iç çamaşırlarının babasının eski iç gömleğinden, iç donundan dikilerek hazırlanmasıydı.            Bebek doğar doğmaz, ilk olarak bu çamaşırlar giydirilerek, tenine değmesi ve bebeğe kokması sağlanıp; “Yavru, ana kokusunu bilir, baba kokusunu da alsın, babasını da sevsin.” düşüncesiyle bu gelenek devam ettirilirdi.

Batı yazarları ağır-başlılık, ciddiyet ve vakar gibi meziyetleri eski Türk çocuklarından bile görüp hayretle bahsetmişlerdir. Mesela; Doktor A.Brayer’in kıymetli bir eserinde şöyle bir izahatla karşılaşılır:

“Eğer bir seyyah (gezgin) yazın öğleden sonra, Boğaziçi’nin her iki sahilinde sık sık görülen güzel

yerlerden birine doğru gidecek olursa, pek bariz bir merakla gözlerini dikmemek şartıyla etrafına bakınca çınar ağaçlarının gölgelendirdiği ve gezmeye gelenlerin hararetini teskin eden çeşme sularının serinlik verdiği bir set üstündeki köslerin harem kadınları tarafından işgal edilmiş olduğu görülür. Bunların içindeki genç annenin son (en küçük) yavrusunu zarif bir mahcubiyet içinde okşadığı ve daha büyük çocuklarına bakmak vazifesini de kendi annesine bıraktığı görülür. Bu çocuklar arasında gürültülü oyunlardan, hızlı koşmacalardan, çığlıklardan, itişip kakışmalardan ve hele küfürlerle, tokat ve yumruk darbelerinden eser bile görülemez. Bunlar İslâm terbiyesiyle ıslah edilmiş oldukları için, o kadar sakin sakin eğlenirler ki, sesleri bile güç duyulur. Büyükanneleri kendi zamanına ait menkıbeleri anlatır; hayat tecrübelerini öğretir ve atasözleriyle bitirdiği kıssaları hafiften nida gibi dinlenir.”

 

Aynı eserde eski Türk çocuğunun sükûn ve vakarını şöyle anlatır:

“Türk çocukları başka memleketlerdekilere benzemezler. Ne gürültü ederler, ne de ağlayıp dururlar. Şark’ta geçirdiğim üç seneye yakın zaman zarfında hiçbir Türk çocuğunun bağırıp çağırdığını işitmedim. Mektebe gittiklerini gördüğüm yavruların tavırları sakin, yürüyüşleri tıpkı yaşlı başlı Osmanlılar gibi vakuraneydi (ağırbaşlıydı).”

Amedee Jaubert’in “Vogage en Armenie et Perse” ismindeki eserinin 1821 Paris baskısının 298. ve 299. sahifelerinde faile muhitinde Osmanlı babasını ve vakarını şöyle tasvir eder: “…Baba nüfuzu bizdekinden daha kuvvetli olduğu için, oğullar sebeb-i hayatlarına karşı hep aynı şekilde hareket ederler. Pek erkenden o kadar derin bir hürmete alışırlar ki, bir yabancı o hâli görünce onları evlerin uşakları zannedebilir. Babalarının huzurunda ayakta durup sükût içinde emirlerini beklerler. Sofralarına kabul edilmezler; yalnız yemekte hizmet ederler. Evlendikleri gün bile düğün ziyafetine iştirak ettirilmezler: Bizim kendi gözlerimizle gördüklerimiz işte bunlardır.”

 

Fransız müelliflerinden A. Castellan’ın 1811’de neşrolunan bir eserinde Türk iyiliği şöyle ifade edilir: “Türkler ihtiyarlarla çocuklara hürmet ve riayet gösterirler ve hatta iyiliklerini hayvanlara bile teşmil ederler.”

Dr. A. Brayer’nin “Neuf annees â Constantinople” ismindeki kıymetli eserinin 1836 Paris tab’ının birinci cildinin 224. sahifesinde eski Türkün evlât sevgisi şöyle izah edilir:

“Erkeklerde de, kadınlarda da evlât sevgisi çok barizdir. Türklerin hafta tatiline tesadüf eden Cuma

günü ve bilhassa Ramazan ve Bayram günleri sokaklarda Müslüman-Türk’ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvenin pikesinde yanına oturup şefkatle hitabettiği, evlâdına tam bir ana şefkatiyle baktığı, ihtiyarlarından gençlerine kadar bütün diğer Müslüman-Türklerin de çubuklarını bırakıp çocuğa alâkayla baktıkları ve ilerde (inşallah) ihtiyarlık desteği olcak bir oğul sahibi olduğu için babayı tebrik ettikleri görülür.”

 

Aynı eserin 225. ve 226. sahifelerinde de eski Türk ve Frenk çocuklarının farkı şöyle anlatılmaktadır:

“Türkiye’de analarla babaların ve ninelerle büyük ninelerin çocuklarına en tatlı sözlerle hitâb edip en candan ihtimamlarla baktıklarını yukarda görmüştük. İşte bundan dolayı Türkiye’de çocuklar

yetişip adam oldukları zaman analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları hâlde, başka memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, analarıyla babalarından ayrılmakta, mali menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları hâlde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve zavallılara karşı adeta yabancılaşmaktadırlar.

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı