Osmanlıda Edep

33034 readings

OSMANLI’DA EDEP

 

“Ey Şems-i Tebriz, suskun ol! Sus ki bu bir ilâhî sırdır. Ancak şu kadar söylenebilir, dile gelebilir ki, geceleri ve karanlıkları aydınlatan iman mumunun en parlak ve en üstün aydınlığı edebtir.”

                                                                                     

(Mevlâna)

 

 

Ahlâkın kaynağı ilâhîdir. Topluma huzur ancak Allah’ın sevgisini kaybetme korkusu ve ahîret inancı ile yerleşebilir. Edep, Arapça bir kelime olup Türkçe karşılığı saygıdır. Ancak, o da terbiye mânâsında artık Türkçe’ye mâl olmuş kelimelerden biridir.

Edep, insanın kendi içinde, diğer insanlarla, mürşidiyle ve özellikle Allah ile ilişkilerinde en saygılı davranış biçimini sergilemesidir. Bir kişinin makamının altında davranışı tevâzu, makamı seviyesinde davranışı vakar, makamından ötede davranışı kibirdir.

Edep neyi gerektirir? Yardımı gerektirir, tevâzu gerektirir. Tevâzu, bir kişinin ait olduğu standartlardan daha aşağıda bir davranışı sergileyebilmesi halidir. Edep de, tevâzunun ikiz kardeşidir. Kim tevâzu sahibiyse o edebi, Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta yerine getirir. Tevâzu, başkalarını bir insanın kendisinden üstün kabul etmesi halidir. O zaman o kişinin bütün davranışları Kur’ân-ı Kerim davranışlarıdır.

Edep, konuştuğun zaman dilini korumak, yalnız kaldığın zaman kalbini korumak, dışarıya çıktığın zaman gözünü korumak, yediğin zaman boğazını korumak, uzattığın zaman elini korumak, yürüdüğün zaman ayağını korumak ve bütün işlerinde vaktini korumaktır.

İslâm’ın başı, sonu edeptir. Edep, en kısa tarifiyle, hadlere riayet etmektir; sınırları aşmamaktır. Allah’ın emir ve nehiylerine % 100 itaat etmektir. İblis, Allah’ın emrine itaat etmemek suretiyle edepsizliğin içerisine düşmüş ve şeytan olmuştur. Âdem (A.S) ise Allah’ın emir ve nehiylerine itaat ederek en üst seviyedeki edebe riayet etmiş ve Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmıştır. Ahlâk, ciddiyet ve sorumluluk duygusunun şahikasıdır.

Osmanlı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünnetine harfiyen uymaya çalışdı, en güzel ahlâk örneklerini asırlarca dünyaya örnek gösterdi.  Biz, insanımızı anlatırken: “Osmanlı terbiyesi görmüş, Osmanlı Beyefendisi ya da tam bir Osmanlı Kadını” diye onun terbiyesini överiz. Çünkü Osmanlı toplumunda tanıdığımız birçok kabiliyetli ve büyük insanın kendini anlatırken, nefsin afetlerinden uzak sözler kullandıklarını görürüz.

Osmanlı İmparatorluğu, İslâm edebinin gerçekten yaşandığı bir ülkeydi. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma!” buyurarak edebi özetlemiştir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in devri tasavvufu yaşadı ve o devir Asr-ı Saadet adını aldı. Sahâbe mutluluğu yaşadı. Onlara mutluluğu yaşatan şey adaptı. Osmanlı’da da ailedekiler tasavvufta, tüccarlar tasavvufta, ordu tasavvufta, saray erkânı tasavvufta olduğu için herkes, İslâm adabını öğrendi. Bundan dolayı Osmanlı’da 2. Asr-ı Saadeti yaşadı.

 

Tasavvuf eşittir edep demiştik. Tasavvufu yaşayan herkes, edebi öğrenmek ve hayatına geçirmek durumundadır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, ancak edeple anlaşılır ve pekiştirilir. “Edep öğrenilmeden ilim öğrenilmez.” sözü bu anlamı taşır.

Mürşidine ulaşan ve tasavvufu yaşamaya başlayan herkes edebi ile örnek olmalıdır. Bunların başında da tasavvuftaki kardeşler arasında edebin yerleşmesi asıldır.

 Edepli insan, nefsine yan çıkmaz, Hakk’a boyun eğer. Haklı ve güçlü iken ya affeder ya adaletle davranır.

 

Osmanlı medeniyeti; altı asrı üç kıtada kucaklayan, aklıselim, kalbi selim, zevk-i selim sacayağı üzerine oturmuş bir denge, giyim, kuşam, yeme, içme, aile, mahalle ve şehir hayatıyla, insana saygı medeniyetiydi. Osmanlı’nın aile, mahalle ve şehir hayatı, hoş bir özlemin ötesinde, insana insan olmanın zevkini ve keyfini doyasıya yaşatan bir güzellikler hazinesiydi. Osmanlı medeniyeti kelimeler üzerine bina edilememiş, güzellikler, hayatın bütün safhalarına işlenmiş ve yaşanmıştı.

Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü oluşu, toplumun huzur ve barışıyla doğrudan irtibatlıydı. Bu sırları keşfetmek gerekir. İnsana saygı medeniyeti de diyebileceğimiz, Osmanlı’nın aile, toplum ve mahalle hayatındaki güzelliklerden küçük bir demet sunarak, bugün neleri kaybettiğimizi daha iyi anlayabilir ve hiç olmazsa elimizde kalanları muhafaza adına bir gayret uyandırabiliriz.

 

Osmanlı’da aile genişti. Çocukların İslâm ahlâkıyla terbiye edilmesine, geleneklerimize ve manevî birikimlerimize göre yetiştirilmesine çalışılırdı. Bu geniş ailelerde, Kur’ân-ı Kerîm okuyan dedeler, Hz. Ali’nin cenklerini anlatan nineler, göz nuruyla hat çoğaltan amca ve dayılar, zarafet ve nezâketin timsali teyze ve halalar, çocuklara güzel örnek olurlardı.

Evde çocuklar dahil kimse ayakta yemek yemezdi, önce eller yıkanır, sofraya birlikte oturulur, evin en büyüğü başlamadan, yemeğe kimse başlamazdı. Büyük anne veya büyük baba yemeğe başlarken herkesin hatırlaması için besmeleyi yüksek sesle çeker, sofradan kalkılırken “hayırların fethi, şerlerin def’i için Fâtiha Suresi okunurdu.

 Kimsenin yüksek sesle konuşmadığı, huzur ve sükûnun hâkim olduğu bu evlerde; edep, cömertlik, âdeta gözle görülürdü. Bunların çoğu tasavvuf terbiyesinin evlere nakış nakış işlenmesiydi. Akşamları huzur sohbetleri yapılırdı, Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerifler okunurdu. Hele Ramazan ayında evler sanki birer cennet köşesiydi. İftarlar beraber yapılır, bu iftarlara gayrimüslim komşular da çağrılırdı.

Cumbalı, kafesli, payandalı evler… Bu evlerin içi ve duvarları birer aile terbiyecisiydi. Duvarın bir yerinde “Yâ Hafîz” bir başka yerinde “Yâ Mâlike’l-Mülk” yazısı görünürdü. Diğer odalar da farklı değildi. Her oda, her duvar dünyanın fâni olduğunu hatırlatır, şu üç günlük dünya hayatının hiçbir insanı kırmaya ve incitmeye değmeyeceğini ifade ederdi.

Dadıların bile çok mutlu olduğu böyle bir ortamda, anne, baba ve diğer aile fertlerinin mutsuzluğu düşünülemezdi. Onlardan herhangi birinin huzur evlerine gönderilmesi asla söz konusu değildi.

Evlerin bir kısmının çatal kapısında ay ve yıldız görülür ve bu evden birisinin hacca gittiği anlaşılır, arkadan da “Allah gitmeyenlere de nasip etsin” duaları edilirdi. Osmanlı sokaklarında dolaşırken o güzelim cumbalı ahşap evlerin pencerelerinde çiçekler görülürdü. Çiçeklere de çeşitli mânâlar yüklenmişti. Meselâ pencerenin önündeki sarıçiçek; “Bu evde bir hasta var, lütfen gürültü yapmadan mümkün olduğunca sessiz geçin” mânâsına gelmekteydi. Çiçek kırmızı ise; “Bu evde evlenme çağına gelmiş genç bir kızımız var, sakın ola kötü bir söz edip de, onun kalbini incitmeyin.” demekti.

Evlerin kapı tokmakları, penceredeki çiçeklerin gösterdiği mânâdan geri değildi. Kapı tokmakları çift halkadan müteşekkildi. Bunlardan, aslan başı motifli ve büyük olanı kalın, çiçek motifli ve küçük olanı da ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir erkek misafir gelmiş ise, kalın sesli tokmağı tıklatır, içerdeki ev sahibi gelenin beyefendi olduğunu anlar, kapıyı evin beyi açar, bey yoksa mahremiyete uygun olarak kapı açılırdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuş ise, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıyı evin hanımı açardı.

Hayatın sadeliği mahalleye de damgasını vururdu. Gözü tırmalayıcı hiçbir şey görülmez, insanlar birbirine hürmet eder, selâm verirdi.

“SAADET SADELİKTE GİZLİDİR” derlerdi.

İnsana saygı medeniyeti, bütün mahalleyi sarmıştı. Herkes birbirini tanır, zengin fakiri korur, fakir de zenginin malına göz dikmezdi.

Mahalleli arasında bir ihtilâf çıkarsa, kadıya gitmeden önce imama gidilir, imam da meseleyi hukukî olarak çözmeden önce, sulh yolunu tavsiye eder ve yapılan tavsiyeye de ekseriyetle uyulurdu.

Komşu hanımlarca, mahalleye yeni taşınan bir aileye, ‘Hoş geldinize’ gidilir, çocukların başı okşanır, ebeveynlerine de “Allah size ne güzel güller vermiş.” diye iltifat edilirdi. Evin çocukları büyük ise, el işlemeli tablo götürülürdü. Bu tablolarda el işi ile işlenmiş âyetler, Yunus’dan Mevlâna’dan ibret alınacak sözler yazılıydı.

 “Her an, her şey değişir, istikrar Cenâb-ı Hakk’a mahsustur” demekten, kendinizi alamazdınız. Misafirin rızkı ile geldiğine ve ev sahibinin günahlarının affına vesile olduğuna inanılırdı. Misafir uğurlamada da ayrı bir zarafet vardı. Kalkış vakti geldiğinde “Hakkınızı helâl ediniz, zahmet verdik.” denir, ev sahibi ise; “Yine buyurunuz, misafirliğinizden memnun kaldık.” derdi. Evden çıkanların ayakkabılarının uç kısmı, evin içine dönük hâle getirilir, böylece misafirlerden memnun kalındığı, onların tekrar davet edildiği ve ziyaretten duyulan memnuniyet belirtilirdi. Hem bu şekilde ayakkabı giyilirken misafirin sırtının ev sahibine doğru dönmesi de engellenirdi.

Mahallede birisi öldüğünde, cenaze evine ilk önce kıble istikâmetindeki komşusundan olmak üzere, bir hafta, on gün yemek yollanır, kimse onlara işittirecek tarzda gülüp, eğlenmezdi. Böylece komşunun acısına ortak olunurdu.

Bayramlarda mahalle kabristanına topluca gidilir, burada ziyaretler yapılır ve dualar edilirdi.

 Kabristandan bir ot bile koparmak hoş karşılanmazdı. Osmanlı mezar taşı mimarisi bile, insana saygı üzerine inşa edilmişti. Yaşayanlara verilen değer ölüye de verilmişti. Mezar taşları, edep ve zarafetin bütün inceliklerini gösteren birer sanat ve edebiyat şaheseriydi.

Osmanlı insanı, yaşarken kendini ‘Sonsuz Kudret’ karşısında sıfır gördüğünden çokları mezar taşlarına üç harften ibaret olan ‘Hiç’i yazdırmıştı.

Tasavvufta olan herkes ilgili benzer örneklerden etkilenerek elde edilen güzel ve olumlu davranışlar sergilemeli, eğilip bükülmeden, böbürlenmeden, şımarmadan, mütevazı ve ağırbaşlı olmalı, yapmacık hareketlerden kaçınmalı yani edeple bütünleşmelidir.

 Edep, nefsimizdeki 19 afetin 19 haslete çevrilmesidir. Ancak bir mürşide tâbî olanlar nefslerini tezkiye ve tasfiye edebilirler.

Osmanlı dünyaya edebi öğreten imparatorluktur. Osmanlı sevgi, saygı ve kâmil insanların olduğu, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den ve sahâbeden sonra edebin yaşandığı ülkedir. Birkaç örnekle daha Osmanlı’da edebin nasıl yaşandığını görelim;

Kul hakkından korkmayan insanların yaşadığı cemiyette kimse kimsenin “elinden, dilinden ve belinden” emin olamaz. Osmanlı döneminde sokakların başında sadaka taşları vardı. İhtiyacı olan sadaka taşının üzerindeki keseden, yabancı elçilerin de şaşkın bakışları arasında sadece ihtiyacı kadarını alırdı. Aynı şey yolların üzerinde vakıflar tarafından kurulan yolcu konaklarında da uygulanırdı; yolcular, eğer ihtiyaçları varsa yatağının başucundaki keseden alabilirdi. Yolcuların atına da ücretsiz bakılır, ücretsiz üç gün yemek verilirdi. Onlar da ihtiyaçlarının dışında bir kuruş fazla almazlardı.

Osmanlı beyefendileri ve hanımefendileri: “Kapıyı kapat!” demezlerdi; “Kapıyı ört, ya da sırla” derlerdi. Kapının kapanmadan yavaşça örtülmesi edepdendi.

Osmanlı’da uyuyan birisi uyandırılmak için sarsılmaz veya adı ile çağırılmazdı. “Agâh ol erenler!” derlerdi. “Agâh olmak” Allah’ın has sevgili bir kulunun, yani mürşidin gölgesine girmek demektir.

 Osmanlı’da nezaket, incelik, edep her işin başıydı. Allah’a ruhunu ulaştıran, Allah’a eren, uyanık olurdu. İnsanların sözü kesilmez, işaret edilmez, gizli konuşmalar hoş karşılanmazdı.

Hanımlar eşlerine: “Efendi” ya da “siz” derlerdi. Ya da Ahmet Bey, Mehmet Bey diye hitap ederlerdi. Beyler de eşlerinden Ayşe Hanım, Fatma Hanım diye bahseder ya da hitap ederlerdi. Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırdı. Yerdeki haşerata basmamaya özen gösterdiği için, adı “Karınca Ezmez Efendi” ye çıkan insanlar vardı.

Kapıdan çıkarken arkasını dönmemek, geri geri çıkmak edepdendi. Kapı eşiğindeki ayakkabılar, dışarıya doğru değil, içeriye doğru çevrilirdi.

 Osmanlı’da canlı cansız her şeyin bir hatırı vardı. Osmanlı Allah’ı görüyor gibi yaşamaya çalışırdı. Allah’ın huzurunda nasıl hareket edilmesi gerekiyorsa öyle hareket etmek isterlerdi.

 

 Sevgili Öğrenciler,  İnsan nerede olursa olsun Allah’ın huzurunda değil midir?

 

Osmanlı’nın edep, nezaket ve terbiye hususunda ulaştıkları seviyeyi, hiçbir milletin seviyesiyle mukayese etmek mümkün değildi. Bu, misli görülmemiş bir mükemmellik ve incelik arz ederdi. Osmanlı, ırk, dîn ayrımı yapılmaksızın bütün insanlara karşı aynı değerleri uygularlardı. Dolayısıyla Osmanlı insanı demek, imrenilecek edep ve nezaket timsali kimse demekti.

Osmanlı’da insanlar, gönülden bağlı bulundukları İslâmîyet’in kin ve garazı yasaklaması sebebiyle her Cuma ve Bayram günlerini, birtakım küskünlük ve kırgınlıkları kaldırmaya ve aralarındaki kusurları af edip, barışmaya vesile etmişlerdi.

Tarihçi İsmail Hâmi Danişmend, Avrupalı gezginlerin ve yazarların Osmanlı için söyledikleri sözlere yer verdiği bir kitabında;

“Osmanlı’da insanlar arasında yere tükürerek edepsizlik eden bir Müslüman’ın şahitliği kabul edilmezdi.” cümlesini kullanıyor.

Meşhur İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in İstanbul sokaklarında karşılaştığı bir manzarayı şöyle naklediyor:

 

“Şurası bir gerçektir ki, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nazik ve en kibar topluluğudur. İstanbul’un en ıssız sokaklarında bile bir yabancı için hiçbir hakarete uğramak tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek mümkündür. O vaziyette bir ecnebi, bizim kiliseleri ziyaret eden bir Türk’ten daha çok hürmet ve riayet göreceğinden emin olabilir. Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun; fazla mütecessis (meraklı) bir nazara bile tesadüf edilemez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapılardan, pencerelerden, dükkânlardan hiçbir yüksek ses aksetmez. Hiçbir münasebetsiz hareketten eser görülmez. Çarşının kutsiyeti de camiden aşağı değildir. El ve kol hareketleriyle karşılaşmadığınız gibi, lüzumsuz lâkırdılarla kulaklarınız da rahatsız edilmez. Halk arasında kahkahadan, bağırıp çağırmadan eser yoktur. Sokakları tıkayarak herkesi rahatsız eden toplanmalar görülmez”

 

Osmanlı, “Edeb Ya Hu!” derlerdi, Allah’ı görüyor gibi yaşamaya çalışırlardı. “Bizi takip eden, her halimizi perdesiz, engelsiz gören, şu anda bizim durumumuza bakan Allah var!” mânâsını hatırlatmak için her yere “Edeb Ya Hu!” yazarlardı.

Ne demek anlamını öğrenelim; “Allah’ın huzurundasın edepli ol!”

İnsan nerede olursa olsun Allah’ın huzurunda değil midir?

İnsan ilişkilerinin şekillenmesinde önemli bir özellik olan edep, kişinin kendisini ve çevresindekileri sevmesi, herkese lâyık olduğu ölçüde değer vermesidir. Edep hem kalp, hem dil hem de hareket ve tavırlarımız da olmalıdır. Kalbin edebi; niyet -ihlas- samimiyettir, dilin edebi ise, sözde ve özde bir olup, yalan söylememektir. Davranışlarımızın ve fiillerimizin edebi ise, her işin ilme uygun olacak tarzda yapılmasıdır, yani işin hakkının verilmesidir.

 

Burada bir kıssa girelim, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in mübarek torunları Hasan ile Hüseyin cami avlusunda durmuş, şadırvandan abdest alan yaşlıca bir adamı seyrediyorlardı.

 

Hasan bir ara kardeşi Hüseyin’e:

-     Bak, bu yaşlı amca abdesti doğru almadı. Hadi gidip kendisine söyleyelim. Dedi

Hüseyin:

-          Bir dakika, diye kardeşini durdurdu. O bizden çok yaşlı. Söylersek utanabilir. Yahut çocuk olduğumuz için bizi dinlemeyebilir. Onu kırmadan, yanlışını anlatmanın bir yolunu bulmalıyız… derken birden aklına geldi:

-          Tamam dedi sevinçle, buldum! Adama yaklaştı. Saygı dolu bir sesle:

-          Efendim, sizden bir dileğimiz var.

-          Söyleyin bakalım çocuklar.

-          Biz henüz çocuk sayılırız. Şuradan abdest alırken başımızda dursanız da yanlışlıklarımızı söyleseniz.

   Adam memnun memnun güldü:

-          Tabiî, dedi. Başlayın bakalım:

 

İki kardeş abdest almaya başladılar. Adam dikkatle bakıyor, bir yanlış bulmaya çalışıyor, ama bulamıyordu. Kendi abdestini düşündü. Hasan ile Hüseyin gibi dikkat göstermediğini anladı.

Abdestleri bitince saçlarını okşadı:

- Yanlış sizde değil çocuklar bende, dedi. Kusurlu benim, Yanlışımı yüzüme vurmadan bu kadar nazikçe düzelttiğiniz için çok teşekkür ederim. Artık ben de sizler gibi abdest alacağım. İşte başlıyorum.

Yeniden suyun başına çöktü ve bir güzel abdest aldı.

 

 Sevgili öğrenciler, Demek ki, bir şeyin doğrusunu bilmek yeterli olmuyor. O doğruyu başkalarını kırmadan, darıltmadan anlatabilmek de lâzımdır. Bu da edeptir.

 

Adap, ise edebin çoğuludur. Edep, bir kulun kulluk sanatını icra etmekte kullandığı alet ve edevat gibidir. Onlarsız sağlam ve takvaya uygun bir kalbî hayat düşünülemez bile. Adabın bir kısmı dış hayatımızı şekillendirirken, asıl önemli olan manevî kısmı da kalbimizi, Allah’ın razı olacağı ahlâk ve sahih niyetle süslememizi sağlar. Bu incelikli adabın dışında bir de uygulanması gereken günlük adap vardır. Yemek adabı, yolculuk adabı, komşuluk adabı, temizlik adabı, tanışma adabı, selamlaşma adabı, konuşma adabı, alış veriş adabı, oturma adabı gibi çeşitlendirirsek hepsine birden “Adab-ı Muaşeret” dendiğini hatırlarız.          

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde elçilere ve Avrupalı krallara bile padişahın huzurunda nasıl davranmaları gerektiği, Adab-ı Muaşeret olarak verilirdi ve bu eğitim tam bir hafta sürerdi. Osmanlı cihana edebi öğretti.

Edebin dostları; hayâ (utanma duygusu), samimiyet, teslimiyet, itaât, sohbet, gayret ve tevâzudur. Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyurmuşlardır ki “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!”

Edep, Allah’la beraberliği hissetmektir. Edep her an davranışlarımızın Allah’ın istediği gibi olmasına gayret etmek ve olmasını sağlamaktır.

 

“Rabbin her an gözetlemektedir” (Fecr-14).

“Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir” (Nisâ-1).

Allahû Teâla’nın yarattıkları içinde en çok insanı sevdiğini biliyoruz. Allahû Teâla her an bizi gözetlediğine göre Allah’ın sevgisine lâyık olmak zorundayız.

 

Edebe riayet edenler, haddini bilenlerdir.

 

Hz. Ali savaşta düşmanı mağlup edip, altına aldığında düşman onun yüzüne tükürdü. Bu davranışından dolayı düşmanı serbest bıraktı. Düşman şaşırıp: “Yüzüne tükürdüğüm halde beni niçin serbest bıraktın?” dediğinde, Hz. Ali: “Biz savaşı Allah için yaparız, senin bu davranışın nefsî duygularımı kabarttı, eğer seni öldürseydim bu Allah için değil nefsim için olacaktı” dedi. İşte bunun üzerine İslâm düşmanı, bu ince davranıştan dolayı iman edip erenler safına katıldı. Hz. Ali’nin bu davranışı ihlâs ehlinin savaştaki edebinin en güzel örneğiydi.

 

Hz. Ali: “Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.”

Hz. Ömer: “Edep, ilimden önce gelir.” buyurmuştur.

 

Hz. Ömer, çok heybetli olmasına rağmen; edebinden, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in huzurunda çok yavaş konuşurdu.

 

Dîn bilginlerinden bazıları, edebi şöyle tanımlar:

İmam Kuşeyri: “Edep, bir insanda iyi ve güzel huyların tamamının meydana geldiğinin görülmesidir.”

Mevlâna Celâleddin-î Rûmî: “Eğer âdemoğlunun edebi yoksa âdem değildir. İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir. Göz gezdir ve Allah’ın kelâmına, Kur’ân’a, âyet âyet tamamına bak! Kur’ân’ın anlamı edeptir.”

 “Akıla sordum, nedir iman? Akıl, kalp kulağıma eğilip dedi ki ‘iman, edebtir’.”

“Eğer şeytanı ayaklarınızın altında görmek istiyorsanız gözünüzü açın ve biliniz ki şeytanın katili edeptir.”

Hasan Basri: “Edep, dînin gerçeklerini bilmedeki ince anlayış, dünyanın geçici ve aldatıcı zevklerine aldanmadan Allah’ ı hatırlatan bilgiler edinmek için yapılan eğitimdir.”

İbnûl Kayyim El Cevzi: “Kişi kendisini ve sevdiklerini ateşten korumak istiyor ise edebi öğrensin, edebi öğretsin.”

Sehl B. Abdullah: “Edep, ihlas ve kulluk ile azgın nefsi uslandırmaktır.”

İmam Suhreverdi: “İlim ve bilginin yüceliği edep ile anlaşılır. Davranışlar, ilim ve irfan ile kabul görür ve insan, güzel edep ve ahlâkı ile dünya ve ahîret muradına ulaşır.”

İmam Gazali: “Ahlâkın en mükemmeli, edebin en üstünü, Dîn’de edeptir. Dînde yücelmek, Allah’ın emirlerine itaat edip, peygamberimizin edeplerini bilmek ve uymak ile mümkündür.”

Lokman Hekim: “Ben edebi edepsizlerden öğrendim. Onlarda gördüğüm bütün fenalıkları terk ettim, böylece bu edebi elde ettim.”

Yunus Emre: “Girdim ilim meclisine eyledim ilmi talep. İlmi en geride gördüm. İlle edep, ille edep...”

La Edrî: “Edepsiz ilim okuyan, âlim olmaz.”

  

Edep, Allah’a giden yolun en kıymetli azığıdır. İnsan hem dîndar hem de kaba, geçimsiz ve nezaketsiz olamaz. Zira İslâm’ın özü; tevhid inancıdır; amelde ise edep, Allah’a istikamet ve merhamettir. Bundan dolayı denilebilir ki, bütün esaslarıyla İslâm dîni, baştan sona nezâket, zarafet ölçülerinden, yani ‘güzel edep’ten ibarettir.

 

Osmanlı’da duvarlara ya da camilerdeki yazı tahtalarına Cuma günleri aşağıdaki cümleler yazılırdı ve gelecek cumaya kadar da silinmezdi.

Halk öğrendiğini hayata geçirmekte yarışırdı. Bunlardan bazılarını sayalım;

“Edep şeytanı öldüren sanattır.

Edebi berk et, gerisini terk et!..

EDEP, BAŞTAN SONA MÜRŞİDE UYMAKTIR.

Hakik’i EDEP, nefsi terk etmektir.

Babası olmayan değil, ilmi ve edebi olmayan yetimdir.”

 

ALLAHÛ TEÂLA’YA KARŞI EDEP:

Osmanlı’da ki edep, nezaket ve terbiye kuralları sayılamayacak kadar çoktu.

Unutmamak gerekir ki, şeytan Allah’ın huzurundan, ilim veya amel noksanlığı sebebiyle değil, edepsizliği yüzünden kovuldu. Bu yüzden şeytanı mahveden en güzel fazilet, edeptir.  Mevlânâ Hazretleri bunu şöyle izah eder:

“İblis, Hazret-i Âdem’e secde etmeyip, Allah’ın emrine karşı gelince:

Benim zatım ateşten, onun ki çamurdandır. Yüksek olanın aşağı olana secde etmesi nasıl yakışık alır? Dedi.

İşte İblis, Allah’a edepsizce karşılık vermesi yüzünden lânete uğradı ve Huzur-û İlâhî’den kovuldu. Üstelik bir de küstahlık edip, kendisini halk edenle (yaratanla) savaşa kalkıştı.” (Fîhi Mâ Fîh, s.159)

 

Allahû Teâla’nın Kur’ân-ı Kerim’de edeple ilgili verdiği emirleri aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bismillâhirrahmânirrahîm

31/LOKMÂN-19: Ve yürüyüşünde mütevazı (alçakgönüllü) ol ve sesini alçalt (alçak sesle konuş). Muhakkak ki seslerin en çirkini, elbette hamirin (merkebin) sesidir.

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

24/NÛR-28: Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Ve eğer size “geri dönün” denirse o taktirde geri dönün. O, sizin için daha temizdir (uygundur). Ve Allah, yaptığınız şeyleri en iyi bilendir.

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

17/İSRÂ-37: Ve yeryüzünde azametle (gururla) yürüme! Muhakkak ki sen, yeryüzünü asla tahrik edemezsin (hareket ettiremezsin). Ve asla dağların boyuna erişemezsin (dağ kadar yüksek olamazsın).

Bismillâhirrahmânirrahîm

58/MUCÂDELE-11: Ey âmenû olanlar! Meclislerde size: “(Oturmak için) yer açın!” denildiği zaman, o taktirde yer açın. Allah da size yer açar (genişlik verir). Ve: “Kalkın!” denildiği zaman hemen kalkın! Allah, sizden âmenû olanların ve ilim verilmiş olanların derecelerini yükseltir. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

 

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)’E VE RESÛL’E EDEP:

Sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sohbetlerinde büründükleri huşû ve edep hâlini:

“Allah’ın Resûlü’nü dinlerken sanki başımızın üzerinde bir kuş var da kıpırdasak uçuverecek zannederdik… “ Şeklinde ifade etmişlerdir.

Sahâbenin, Allah’ın Resûlü’ne karşı edebi öyle bir derecedeydi ki, çoğu zaman O’na sual sormayı bile cüret telakki ederlerdi. Bu yüzden çölden bir bedevî gelip sualler sorarak sohbete vesile olsa da, biz de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sohbetinden feyiz alsak, diye beklerlerdi.

 

Resûl’e gösterilen edep, Allah’a gösterilmiş demektir:

Mürşid, sohbetinde bizim liyâkatimize paralel olarak konuşmayı gerçekleştirir. Yani O, Allahû Teâla’nın bizzat dilidir, Allahû Teâla’nın bizzat tercümanıdır ve kalbimizde ihtiyacımız olan suallerin mutlaka cevabını verir. Bu istikamette edebe aykırı hareket ederek, O’na ileri-geri, haddi aşan, sual sorduğumuz zaman muhtemeldir ki, o da bizim amelimizi beyhude kılar, amelimizin boşa gitmesine sebebiyet verir. ?Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de bu mesajı bize verdikten sonra, özellikle tasavvufu yaşayan insanlar olarak, her daim olarak Allah’ın bizim için vazifeli kıldığı mürşidi herşeyin önünde tutmamız gerekir. Hayatımızdaki her şeyin önüne mürşidimizi getirmedikten sonra, asla itaat etmiş olamayız. “Biz” yokuz, daim olarak mürşidimiz vardır. Gerçekten onu sevmek, akıllının işaretidir. O, seni severse onun gözünde olursun. Beş duyu organıyla sevmek geçicidir. Batınî sevgiyle sevmek; O, ölümsüz ve ebedîdir. Mürşidi batınî sevgiyle sevmek lâzımdır ve hiçbir noktada onun önüne geçmemek lâzımdır. Uzman olduğumuz alanda bizimle istişare ederse, istişare ettiği konularda asla mürşidin önüne geçmemeliyiz.

 

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

49/HUCURÂT-1: Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’ın ve O’nun Resûl’ünün önüne geçmeyin. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Muhakkak ki Allah; en iyi işiten, en iyi bilendir.

49/HUCURÂT-2: Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Ve O’na sözü, birbirinize bağırdığınız gibi bağırarak söylemeyin. Siz farkında olmadan amelleriniz heba olur.

49/HUCURÂT-3: Allah’ın Resul’ünün yanında seslerini alçaltanlar; işte onlar, Allah’ın takva için kalplerini imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır.

49/HUCURÂT-4: Muhakkak ki sana odaların dışından seslenenlerin çoğu akıl etmezler.

 

Fatih Sultan Mehmed’in (Bir Padişahın) Mürşidine Saygısı:

 29 Mayıs 1453 sabahı, son hücum emri ile birlikte İstanbul Osmanlı’ya teslim oldu. Fatih, mürşidi Akşemseddin Hazretleri ile birlikte, coşkulu bir törenle İstanbul’a girdi. Bizans halkı ve kadınlar yollara dökülmüş, genç Fatih’i selamlıyor, üzerine çiçekler atarak onu tebrik ediyorlardı. Fatih İstanbul’a girerken, o kadar gençti ki zaman zaman Bizans halkı öndeki mürşidi “Akşemsddin’i” padişah zannediyor, ona doğru koşuyordu. Akşemseddin onlara  “hükümdar arkada” işaretini yapınca, Fatih Sultan Mehmed bütün edep, terbiye ve inceliği ile şöyle karşılık verdi.

- Gidiniz yine O’na gidiniz… Evet Ben Sultan Mehmed’im ancak o benim HOCAM’ dır. Dedi.

***

Fatih Sultan Mehmed, yine bir gün veziri Mahmud Paşa’yı yanına alarak mürşidi Akşemseddin’i ziyarete gitti. Akşemseddin, Padişah içeri girdiği halde ayağa kalkmadı. Bir süre geçtikten sonra Akşemseddin, Fatih’in huzuruna gitti. Padişahın yanında Mahmud Paşa’da bulunuyordu. Fatih hemen ayağa kalkarak mürşidine yer gösterdi. İki olayı kıyaslayan Mahmud Paşa dayanamayıp sordu: “Hünkârım, hocanız geldiğinde siz ayağa kalktınız. Hâlbuki siz onun yanına gittiğinizde o ayağa kalkmadı. Sebebi ne ola? Fatih şöyle cevap verdi: “Hocam Akşemseddin’e saygı göstermemek elimde değil. O yanıma geldiğinde içimi gayri ihtiyari bir heyecan kaplar ve farkında olmadan kendimi ayakta bulurum. O ise, ilmin izzetini korumak için ayağa kalkmaz” buyurdu. 

 

Görülüyor ki, her halükârda mürşidin edebiyle edeplenmek ve Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak lâzımdır. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak, her halükârda mürşidin arkasından yürümeyi gerektiriyor. Hiçbir noktada mürşidin önüne geçmemek lâzımdır. Özellikle mürşidin bizlere sunduğu emirlerde, aklı devreden çıkartarak, mutlaka anında itaat etmemiz ve o emri zaman geçirmeden yerine getirmemiz gerekir.

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

NİSÂ-80:Men yuti’irresûle fekad etâ’allah.

Kim Resûl’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur.

 

Kur’ân-ı Kerim’le söylenip, hadîslerle açıklanan bu yüce ahlâkı ve ilâhî edebi, Allahû Teâla Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in zatında gerçekleştirerek âlemlere sundu.

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

68/KALEM-4: Ve inneke le alâ hulukın azîm(azîmin).

Ve muhakkak ki sen, mutlaka çok büyük bir ahlâk üzeresin.

 

Diyerek ilân etti.

  

OKUMA PARÇASI (Bilgi Nur Karabüber)

Çocukluğumda İstanbul ne kadar sakin, ne kadar huzurluydu. O günleri hatırladıkça büyük, cumbalı, bahçeli, birbirine yakın, kalabalık, dost, komşularla dolu evler gözümün önüne geliyor.

Ben de öyle kalabalık büyük bir evde ailemin ilk çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Birbirine bağlı, saygının önde geldiği, neşeli ve mutlu bir ailenin içinde yetiştim. Babam, tam bir Osmanlı terbiyesi almış, İstanbullu’ydu. Annem, saygı ve hürmet abidesiydi. Tabiî beni de bu kurallar içinde yetiştirdiler.

Kararları ailede her zaman en büyükler verirdi. Yemek vaktinde, fazla konuşulmadan yenir, büyükler sofradan kalkmadan asla küçükler yerinden kımıldamazdı bile.

İnsanların birbirine güveni vardı. Ben annemin bir yere ziyarete giderken paspasın altına evin anahtarını koyduğunu hatırlıyorum.

Daha sonra kız kardeşim dünyaya geldiğinde daha küçük ama bahçeli bir eve taşınmıştık. Babam anneme: “Kız olduğu için terbiyesi sana ait.” dedi. Annemin bir bakışından ne yapmamız gerektiğini bilirdik. Meselâ büyüklerin yanında annem bize kızsa bile hiç tepki vermezdi. Onun için misafir olmasını veya hep büyüklerin yanında olmayı kardeşimle çok isterdik.

Babam bizi Gülhane Parkı’na ve evimize çok yakın olan deniz kenarına götürürdü. Kesinlikle sokakta bir şey alınmayacağını, bir şey yenmeyeceğini bildiğimizden zaten istemekte aklımıza gelmezdi. Her şeyi babam alır ve evde oturarak yememizi isterdi.

Kardeşim doğduğunda biraz şaşırdım ama onu çok sevdim. Kardeşimle çok güzel oynardık. Ben büyük olduğum için sözümü dinlerdi ve bana hizmet ederdi. Öyle öğretilmişti ve bu da benim çok hoşuma gidiyordu.

Bize, küçük yaştan itibaren:

- Büyüklerin lafına karışmamak,

- Kapıyı bir kere çalınıp, geri çekilerek beklemek, en fazla 2 kere çalmak ve gidilen bir yerde fazla kalmamak 

- Habersiz hiçbir yere gitmemek,

- Eve gelen kim olursa olsun güler yüzle karşılamak ve yolcu etmek; uzaktan gelen olursa veya yemek saati ise muhakkak yemek yedirmek veya ne varsa ikram etmek, 

- Evde misafir varken bırakıp hiçbir yere gitmemek,

- Büyüklerin karşısında edepli oturup, kalkmak,

- Hatamız olduğunda tüm büyüklerin bize karışabileceği

öğretildi.

Ayrıca hem evde hem de ziyarete gittiğimiz yerlerde daima yardıma hazır olup, hep hizmete koşmak durumundaydık. Hele büyükler ayakta iken küçüklerin oturması çok ayıptı.

Bayramlarda, bütün aile toplanır beraber yemek yenirdi, mezarlıklar ziyaret edilirdi ve tüm komşularla bayramlaşılırdı. Sonra bize verilen mendillerle beraber şekerler ve harçlıklarımızı alırdık. Bütün mahalle çocukları bir büyüğümüzle at arabasına bindirilerek bayram yerine giderdik. Çok eğlenirdik. Ne güzel komşularımız vardı. Hepsi bizi sahiplenirler, gerektiğinde ceza da verirlerdi.

Babam bize “Ben size haram yedirmedim. Sakın siz de yemeyin!” derdi.

Bunların anlamını çok ilerde anladım.

Hiçbir zaman tek taraflı düşünmemeyi, hatayı kendimizde aramamız lâzım geldiğini, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkalarına da yapmamamız ve hep kendimizi başkalarının yerine koymamız gerektiğini öğrendim.

Hata yapınca hemen özür dilemeyi, aynı hatayı tekrar yapmamayı ve yorulmanın gençlere yakışmadığını, hiç boş oturmamayı öğrendim.

Kalp kırmanın çok kolay, ama kazanmanın incelik olduğunu söylerlerdi. Büyüklerin, haksız bile olsalar tenkit edilemeyeceğini duyarak büyüdük.

Annem ve babam tüm canlılara sevgi göstermemizi devamlı söylerlerdi.

 Babam ekmeğe çok değer verirdi. Her yemekten sonra muhakkak masanın altı da temizlenirdi, kırıntılar toplanırdı. Babam askerde süpürge tohumu yediklerinden bahsederdi.

O zamanlar evde fırın, buzdolabı vs. olmadığından annemin yaptığı kurabiyeleri, poğaçaları köşedeki fırına götürmek benim işimdi. Ama bunu zevkle yapardım.

Babamın her gün erkenden sabah ezanı ile kalktığını hatırlıyorum. Hemen çay koyardı. Çayı çok sevdiğinden özellikle kendi demlerdi.

Annem devamlı yanan sobadan alınan koru mangala koyar, bize ekmek kızartırdı. Bize kokusu gelince uyanırdık. Bu kokuya kardeşim bayılırdı. Bir de annemin yıkadığı bembeyaz çarşafların kokusu çok hoşuma giderdi.

Benim hayatta en çok etkilendiğim kişi “cici babam” dediğim eniştemdi. Dînine çok bağlı fakat o kadar da aydın biri olan eniştem, benim en çok sevdiğim kişiydi. Bana Kur’ân-ı Kerim okumasını, namaz kılmasını, duaları o öğretti: “Evlâdım, her baktığın kişiye evliya olabilir diye bak, kimseyi kendinden aşağı görme!” derdi.

Peygamberlerin, evliyaların hayatını hep ondan öğrendim. Benim sırdaşım ve hocamdı. Onunla doğduğumdan beri hep beraberdim ama hiç kızdığını, yüzünü bir gün bile ekşittiğini görmemiştim. O hep mutlu, huzurlu hoşgörülü bir insandı. Herkes onu ziyarete gelir, akıl danışır ve hürmet gösterirdi. Çocuklar da çok severdi. Mahalle camimizin imamı da çoğunlukla ona namaz kıldırtırdı. Her sabah beni de namaza kaldırır, öyle camiye giderdi. Onunla olmak bana çok mutluluk verirdi. Her şeyi ona sorabiliyordum. Ben onsuz bir hayat düşünemezdim: “Cici babam yaşlı, ölürse ben ne yaparım” diye hüzünlenirdim. Eniştemi kaybettiğimde çok büyük bir boşluk hissettim.

Ailede ve çevrede en çok benim dîndar olduğum söylenirdi.

Babamı da hiç hasta olup yatarken görmedim. Çok çalışkandı ve neşeliydi. Ağzından bir kötü söz işitmedik ve bizi hiç cezalandırmadı. Daima annemle muhataptık. Hastalığını bizden sakladı. Ne yazık ki, onu kaybettikten sonra öğrendik.

 

 OKUMA PARÇASI (Işık Tünger)

Çocukluğum benim için çok kıymetli anılarla dolu. Ucundan da olsa Osmanlı ailesinin yaşam tarzını yakalamış bir kuşak olarak çok mutlu günler yaşadık. Sevgili babam kendisi bir öğretmen olmasına rağmen, aile içerisindeki hal ve tavırları okulda bir öğretmenin öğrencilerine bilgi vermesi gibi olmazdı. Babam bizlere sevgi ve şefkatle yaklaşır, fırsat buldukça dîn büyüklerinin hayat hikâyelerini ve çeşitli dînî hikâyeler anlatırdı. Sevgili babamın dedesi Sarı İbrahim Velî adlı devrinin bir Allah dostu, evliyasıydı. Babam büyük dedemin İslâmî terbiyesi ile büyümüş tam bir Osmanlı Beyefendisiydi. Bazen kendimi babamın hitap şekliyle konuşurken ve onun insanlara yaklaşımındaki incelikleri taklit ederken yakalıyorum. Babamdan ve onun aldığı Osmanlı terbiyesinden çok etkilendiğimi fark ediyorum.

Sevgili babam, bizi yaz tatillerinde İstanbul’da dînî ve tarihî mekânlara götürürdü. Bize Mimar Sinan’ın şaheserlerini, camileri, kervansarayları, su bentlerini gezdirir, Osmanlı’yı anlatırdı. Onun özellikle Osmanlı’yı anlatışında gizlediği duyguyu ben hep hissederdim. O bir Osmanlı hayranıydı ve bunun onurunu taşıyordu. Bize öğrettiği şiirlerle de her fırsatta vatan, millet, bayrak sevgisini işlerdi.

Sevgili babam uygun ortamlar oluşturur dinî konularda da bilgi eksikliğimizi gidermeye çalışırdı. Meselâ neden ibadet etmemiz gerektiğini sorduğumuzda, “Allah’a ulaşabilmek için” derdi.

Ben ilk namazımı ilkokul 4. sınıftayken kıldım. Hep babamın sözü kulağımda çınlıyordu. “Allah’a ulaşabilmek için!” O namazımı hiç unutamıyorum. Hem ağlıyordum, hem de içimden “Allah’ım seni istiyorum.” diyordum. Tabiî tahmin ettiğiniz gibi mânâsını da bilmiyordum.

Bugün Allah’a ruhen ulaştığımın bilinci ile o günlerden kalan anılarım arasında en çok Ramazan’ı ve bayram günlerini hatırlıyorum. Ramazan’da mis gibi kokularla sahura kalkmak doyulmaz bir mutluluktu. Sadece radyo ve gazetenin bulunduğu bu dönemde ramazan davulcusunun manilerinin ardından hemen radyoyu açardık. O saatte Karagöz ile Hacivat’ın maceraları yayınlanır, neşe içinde ertesi günkü oruca hazırlanırdık. Bütün bir ramazan babamın arkasında namaz kılardım. İftarın o huşû dolu saatlerinde ezanın arkasından orucumuzu açarken mutlaka radyodan Türk Sanat Müziği dinlerdik. Her gün, bayrama ne kadar kaldığını hesap ederdim. Çünkü Ramazan bayramı öncesi mutlaka yeni bir elbise kumaşı ve ayakkabı alınırdı.

Biz üç kız kardeş olmamıza rağmen babam memur bütçesi ile bizi bu hediyelerden asla mahrum bırakmazdı. Giysilerimizi annemiz kendi göz nuru ile dikerdi, ama biz bayrama kadar üzerimize giymezdik. Bayram sabahının o muhteşem huşûsu ile hazırlanırdık.

Kurban Bayramı öncesi alınan kurbanlığı evimizin bahçesinde beslemek kardeşimle benim görevimdi. Bayramın ilk günü sevgili babam erkenden kalkar, abdest alır, bayram namazına giderdi. Biz o gün kahvaltıda kurban eti yiyeceğimiz için değişik duygular yaşardık. O gün evimizde hep Hz. İbrahim’den ve Hz. İsmail’den bahsedilirdi. Sevgili babam kurbanı mutlaka kendisi keserdi. Biz kurbanı, ağaca asılı ve derisi yüzülmüş halinde iken görürdük. Babacığım, ALLAHÛ EKBER! Nidaları ile tepsilere etleri ayırırken, akşamdan yaptığı ihtiyaç sahiplerinin ve komşularımızın listesine göre dağıtılmasını isterdi. Bu görev de bizimdi. Önce ablam sonra ben sonra kardeşim sırayla komşulara et dağıtırdık. Onların “Allah Kabul etsin!” sözleri beni çok mutlu ederdi.

Sıra günün en önemli saatlerine gelirdi. Kurban Bayramı’nın ilk gününün kahvaltısı mutlaka babamın hazırladığı kurban etinden yapılan kavurmaydı. Sevgili babacığım sofraya misafir davet etmeden oturmazdı. Mutlaka soframızda bir değil birkaç misafir olurdu. Dualarla başlayan kahvaltı neşe içinde devam ederdi. Sonra bayramlaşma ve gelen misafirlere ikram faslı başlardı. Kahve yapıp, ikram etmek ablamın göreviydi. Biz kardeşimle şeker ya da tatlı ikram ederdik. Misafirleri babam kapıda karşılardı ve dış kapıya kadar geçirirdi. Gelen çocuklara mutlaka bayram harçlığı verirdi.

Babamdan öğrendiğim pek çok davranışı tasavvufa girdikten sonra pekiştirdim. Bugünkü nesil tarafından anlaşılmasam da ben sevgili babamı her gün Fâtiha’larla anıyorum. Çünkü tasavvufa girmemde onun bana anlattıklarının, beni yetiştirirken verdiği nasihatlerin çok etkisi vardı.

Peygamber mesleği olan öğretmenliği de baba mesleği olarak tanıdım ve çok sevdim. Şimdi tasavvuftaki öğrencilerime bu duyguları yaşatmak için çabalıyorum. Onların Osmanlı edebi ile birer beyefendi ve hanımefendi olarak yetişmelerini istiyorum. Onların da anlatacakları nezih anıları olmalı. Sevgiyi, saygıyı diğerkâmlığı öğrenmeliler. İtaati ve kanâati bilmeliler. Tasavvufu yaşayıp bu dünyada ve ahîrette mutlu olmalılar. Allah’ın istediği nesiller yetiştirmeliler.

  

EDEBLE İLGİLİ ÖZLÜ SÖZLER

 

* Edeble süslenmeyen akıl, silâhsız kahramandır.

* Edeb, aklın dıştan görünüşüdür.

* Edeb, eline, diline ve beline sahip olmaktır.

* Edeb, şeytanı öldüren bir silahtır.

* Edeb, en hayırlı sanattır. Hakk’a giden yolun azığıdır.

* Edeb, olgunlaşmanın ilk şartıdır.

* Hakiki edeb, nefsi terketmektir.

* Ayıplarınızı edeble örtünüz.

* Hakiki güzellik, ilim ve edeb güzelliğidir.

* İnsanın ziyneti, edebin tamamıdır.

* Evlâdına edeb öğretmeyen, düşmanlarını sevindirir.

* Ruhen yükselmek, ancak edeble mümkündür.

* Akıllı, edebi edebsizden öğrenir.

* Her şey çoğaldıkça ucuzlar. Fakat edeb çoğaldıkça, değeri artar.

* Edeb, kendisinden yükseğini çok görmemek, kendisinden aşağısını

da hor görmemektir.

* İlim elde etmek isteyen, edebli olsun.

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı