OSMANLI’DA EĞİTİM

27806 readings

OSMANLI’DA EĞİTİM

Hz. ALİ: “BANA BİR HARF ÖĞRETENİN KIRK YIL KÖLESİ OLURUM”

 Osmanlı’da “terbiye” olarak ifade edilen eğitim; belli bir konuda, bir bilim dalında yetiştirme ve geliştirme etkinliğiydi. Eğitim faaliyeti, amacına ulaşmak için öğretim faaliyetinden yararlanır. Bu nedenle öğretim, eğitimin bir parçasıdır.

 Osmanlı’da “tedris”, “tâlim” diye tanımlanan öğretim; belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işiydi. Buna göre eğitim ve öğretimin amacı, insanlara gerekli olan bilgi, kültür, değer ve bir takım davranışların kazandırılmasıydı. Osmanlı Devleti’nde eğitimin iki boyutu vardı. Bunlar:

1- Kişilere geçerli bilgileri ve değerleri aktarmak.

2- Hedeflenen amaçları gerçekleştirmek için kurulmuş olan kurumlar ile eğitim ve öğretim yapmak.

 

İLKÖĞRETİM

Osmanlı Devleti’nde eğitimin ilk basamağı sübyan mektepleriydi; bunlara mahalle mektebi de denirdi. Her mahallede her cami yanında sübyan mektebi bulunurdu. Günümüzdeki ilkokulların benzeri olan sübyan mektepleri, medreselere başlangıcı oluştururdu. Bu okullara 5-6 yaşına gelen çocuklar alınırdı. Şehzâdelerin de 4 yaş 4ay 4 günlükken eğitime başladığını bilinmektedir… Fatih Sultân Mehmed de bu yaşlardayken eğitime başladı.

Fatih’in babası II. Murad, birgün kendisini ziyarete gelen mürşidi Akşemseddin Hazretleri ile konuşuyordu. Fatih Sultân Mehmed 4 yaşındaydı ve Akşemseddin Hazretleri’nden eğitim alıyordu. Fatih’in kafasını kurcalayan bir şey vardı ve babasına sordu:

 

- Baba Sen Sultân-ı İklim-i Rum değil misen?

Babası:

- Öyleyem. Sultân-ı İklim-i Rum’um... dedi.

Fatih, Akşemseddin’i göstererek:

- Bu da senin emrinde olan tebaandan biri değil mi? dedi.

II. Murad:

- Evet. diye cevapladı.

Fatih:

- Öyleyse bu beni neden dövüyor?

 

diye sorunca oğlunun ne demek istediğini, anlayan II. Murad müthiş bir cevap verdi:

- Onun hocası da vaktiyle beni döverdi.

 

Fatih, böylece ilk dersini aldı…

 

Sevgili öğrenciler, şehzâdelerin bile kayırılmadan eğitim gördükleri Osmanlı Devleti okullarında eğitim verenler, özel tasavvuf eğitimi görmüş öğretmenlerdi. Okuma-yazma bilen ve bu işe uygun olduğu kabul edilen herkes bu okullara öğretmen olabilirdi. Sübyan mekteplerinin belirli bir sınıfı ve süresi yoktu. Her çocuk verilmek istenilen bilgileri öğreninceye kadar okula devam edebilirdi. 5-10 yaşlarındaki çocuklara okuma-yazma, bazı dînî bilgiler ve basit hesap işlemlerinin verildiği yer bu ilkokullardı. Hemen her mahallede bulunduğu için “Mahalle mektebi” veya taş bina olarak inşa edildiği için “Taş mektep” de denilen bu okullar örgün eğitimin ilk basamağını oluştururlardı. Okuma-yazmanın yanında ahlâkî terbiye vermek de amaçlanırdı. Çocuğu şerrden sakındırmak ve hayra sevk etmek Osmanlı cemiyetinin eğitim felsefesiydi. Bu eğitim felsefesi, saraylardan, sokak aralarına kadar büyük bir titizlikle uygulanırdı.

 

Burada, II. Murad’ın oğlu Fatih’in eğitiminde gösterdiği titizliğe bir örnek verelim:

Fatih Sultân Mehmed, sınıfta hiç akıllı durmaz, önünde oturan çocuklara kalem batırır, bağırır; çağırır; hocası Akşemseddin bir şey dediği zaman “Sen bana bir şey diyemezsin. Ben padişahın oğluyum” diye tehdit ederdi.

Akşemseddin artık bu durumdan rahatsız ama bir o kadar da çaresizdi. Bu konu hakkında Padişahın karşısına çıkmaktan haya ediyordu. Padişaha çocuğunu şikâyet etmek düşüncesi ona çok ağır geliyordu. Bir gün artık her şeyi göze alıp padişahın huzuruna çıktı ve olanları ona sıkılarak anlattı. Padişah durum karşısında bir müddet düşündü ve o müthiş planını Akşemseddin’in kulağına usulca açıkladı. Aman Yâ Rabbi bu ne plandı, mümkün değildi bu planı uygulamak. Akşemseddin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiyse de, padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi. Ertesi gün ders ortamında, Fatih Sultân Mehmed yine yaramazlık yapıyordu. Akşemseddin’in uyarısına yine aynı tehdit cevabını verdiği sırada padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi.

Bu olay karşısında Akşemseddin hiddetlenerek padişaha bağırdı ve bu şekilde sınıfa giremeyeceğini; izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi.

Padişah mahcup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı. Olaylar karşısında Fatih Sultân Mehmed’in nutku tutulmuş; ne yapacağını şaşırmıştı. Güvendiği babası azar işitmişti. Fatih Sultân Mehmed allak bullak olmuştu. Az sonra kapı vuruldu ve padişah mahcup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi. Plan muhteşem işlemişti…

O günden sonra Fatih Sultân Mehmed asla yaramazlık yapmadı. Çünkü güvendiği dağlara kar yağmıştı …

İşte Akşemseddin’in kulağına fısıldanan muhteşem plan… İşte çocuk eğitimi… İşte onlar; işte biz…

Koskoca padişah sırf çocuğunun terbiyesi için gözünü kırpmadan azar işitmeyi göze almıştı…

  

Sübyan mekteplerinde günümüzdeki gibi sınıf, ders saati ve teneffüs ayarlaması yoktu. Sabahtan ikindiye kadar ders verilip, yalnız öğle paydosu yapılırdı. Okula başlama törenle yapılırdı. Öğretim hatim indirmekle tamamlanırdı. Bundan sonra isteyen medreseye, isteyen memuriyete (Divân kâtipliğine), isteyen de kabiliyetine uygun bir zanaata girerdi. Zamanla programında ve çalışmalarında değişiklikler yapılmakla beraber Sübyan Mektepleri Cumhuriyet Dönemi’ne kadar varlığını sürdürdü.

Çocukların bu mahalle mekteplerinde okula başlaması da, ilk örnekleri 13. Yüzyıl’a kadar uzanan belirli merasimlerle olurdu. Çocuğu okula başlayacak aile ziyafetler verirdi. Mektebin hocasına hediyeler hazırlanırdı. Okuldaki diğer öğrencilere de şeker, simit gibi yiyecekler dağıtılırdı. Aileler çocuklarının mektebe başlama gününü kandillere denk getirmeye çalışırlardı. Eğer kandile denk gelmezse, çocuklar pazartesi veya perşembe günleri okula başlarlardı. Bir de çarşı faslı vardı. Büyükanne, anne, dadı, kalfa, sütnine vs. birçok kadın yakın ile Kapalıçarşı’ya gidilerek çocuğa öteberi alınırdı. Evdeki ata yadigârı rahle, cilaya verilir, yoksa komşulardan istenirdi.

Perşembe sabahı şafak sökmeden evde herkes kalkardı. Kahvaltıdan sonra çocuğa bir gömlek, üstüne de ipekli bir mintan giydirilir, ayaklarına sakız gibi beyaz çoraplar verilirdi. Mavi püsküllü bir fes de başına konulurdu. Dua edilip eve dönüldükten sonra, mektebe başlayacak çocuğun evi önüne mektep çocukları ve her mektepte ayrı ayrı bulunan ilâhiciler gelirdi. Çocuk atın üzerine bindirilir; ilâhiciler çeşitli dualar ve dizeler okumaya başlarlardı. Bunların arasında âminciler de “âmin âmin” diyerek bağırırlardı.

Çocuk at üzerinde sokak boyunca götürülür, arkasında mektep hocası, ilâhiciler ve âminciler yürürdü. Çocuk ata bindirildikten sonra, Âmin Alayı yürümeye başlardı. Alayın en önünde, atlas yastık üzerinde, sırmalı cüz kesesiyle elifba taşınırdı. Arkasından da başının üzerinde, çocuğun okulda oturacağı minder ve elifbayı koyacağı rahleyi taşıyan birisi giderdi. Çocuk okulun önüne kadar getirilirdi. Attan indirilen çocuk okula girer, rahle önünde mindere oturmuş olan hocasının yanına gider ve onun elini öperek tam karşısına otururdu. Hoca besmele çekerek çocuğa sadece “elif” dedirttirir ve sonra “dersin bugünlük bu kadar, sakın unutma” diyerek ilk dersi bitirirdi.

Okullar çoğunlukla tek bir odadan oluştuğu için, eğitim de bir tek hoca tarafından yürütülürdü. Bazı sübyan mektepleri iki katlı olurdu. Mektep hocası da genellikle okulun yanında yer aldığı caminin, imamıydı.

Eğer mahalle mektebinde, öğrenci sayısı çok ise, hocanın yardımcıları da olurdu. Öğrenciler arasında sınıf ayrımı yoktu. Hoca, seviyelerine göre öğrencilerle gruplar halinde çalışırdı. Bu arada, diğer öğrenciler de ya yazı yazar ya da dinlenirdi.

Eğitim kesintisiz olarak devam ederdi. Tatil diye bir kavram yoktu. Öğrenciler de senenin istedikleri ayında eğitime başlarlardı. Mektebe kız erkek karışık gidilirdi.

Mektepte eğitim, Osmanlı döneminde kullanılan ve Arap harflerinden oluşturulmuş alfabenin öğrenilmesiyle, yani “elifba” ile başlardı. Alfabe bazen tekerlemelerle öğrenilirdi. Mahalle mekteplerinde Kur’ân-ı Kerim’in kısa sureleri, namaz sureleri ve dînî bilgiler öğrencilere aktarılır; ayrıca, dört işlem seviyesinde de olsa, matematik öğretilirdi.

Osmanlı Devleti zamanında bu şiir, bütün ilk mekteplerde okutulurdu.

 

Yeri göğü yaratan, ağaçları donatan,

Çiçekleri açtıran, bir Allah’tır, bir Allah!

Allah her yerde hazır, ne yaparsan o görür.

Ne söylersen işitir. Vardır, birdir, büyüktür.

Biz Allah’ı severiz. Her emrini dinleriz.

Beş vakit namaz kılar, O’na isyan etmeyiz.

Bizlere akıl verdi. Doğru yolu gösterdi.

Dîni İslâm’a uymayan, ateşte yanar dedi.

Kur’ân-ı Kerim’e îmân eden, Peygamber’i izleyen,

Dünyada mesut olur; Cehennemden kurtulur.

Mü’min iyi huyludur. Herkes ondan memnundur.

Kimseye zulüm eylemez. Kendi de huzurludur.

Yâ Rab! Af eyle beni. Ve anamı babamı.

Kâfirlerin şerrinden koru Müslümanları!

  

Okullarda eğitim, öğlen yemeği ve namaz araları haricinde, kesintisiz devam ederdi. Teneffüs yoktu. Okul mahallenin içinde yer aldığından, öğrenciler evlerine giderek öğle yemeklerini yiyip, tekrar okullarına dönerlerdi. Mekteplerde öğretimin yanında terbiyeye de önem verilirdi. Mahalle mektebi, mahallenin ayrılmaz bir parçasıydı; bunu gösteren en ilginç uygulamalardan biri de, öğrencilerin ilkbaharda, mahalle halkı ile birlikte mesirelere gitmeleriydi. Mesirede kazanlar kaynatılır, etli pilavlar, bademli sütlü helvalar pişirilir, misafirlere dağıtılırdı. Bu mektep seyirlerine “kapama” adı verilirdi.

Öğrenci Kur’ân-ı Kerim’de belli bir yere geldiğinde, hocasının elini öptükten sonra hocanın yardımcılarından biriyle evine giderdi. Evde büyüklerinin elini de öperek eğitiminin belli bir seviyeye geldiğini gösterirdi.

Öğrencinin ailesi de, durumuna göre, hocanın yardımcısına bir hediye verirdi. Bir öğrencinin mahalle mektebini bitirmesi, onun hatim indirmesi, yani Kur’ân-ı Kerim’in tamamını okumasıyla olurdu. Eğitim iki ya da üç yıl sürerdi.

Öğrencilerin hatim indirmelerinde de bir tören yapılırdı. Öğrencinin ailesi ziyafet hazırlar, hocaya hediyeler verirdi. Mahalle mektebini bitirenler, kabiliyetliyseler, medreseye giderlerdi; yeteneği veya durumu uygun olmayanlar da, bir sanat öğrenirlerdi.

 

Burada Fatih’in ilme ve hocalara olan saygısını anlatalım:

Fatih, aldığı terbiye ve ilime son derece değer verir; âlimlere hürmet gösterirdi. Hocası Molla Güranî’nin elini öper ve zamanın en bilgilisi ve padişahın tabirince İmam-ı Âzam’ı olan Molla Hüsrev’e karşı camide bile olsa ayağa kalkardı. Özellikle Akşemseddin yanına geldiği zaman heyecanlanır; elleri titrerdi. Fatih, âlimleri o kadar çok severdi ki, sırf onlara benzemek için başına tülbent bir mecuze bağlardı. Bu terbiyeyi ilkokul çağında almıştı.

 

Mahalle mektebinin, bütün masrafları, mahalle halkı tarafından karşılanırdı. Okulda çocuğu olan aileler, mektebin hocasına maddî imkanlarına göre para ya da kumaş, koyun, yiyecek, ayakkabı gibi şeyler verirlerdi. Ayrıca okulun ısınma ve diğer giderlerini de aileler karşılardı. Mahalle mekteplerinin bir kısmı da padişahlar, üst kademe devlet yöneticileri ve hayır sahiplerinin yaptırdığı, cami, medrese, imaret ve çeşmelerden oluşurdu. Bir vakıf olarak örgütlenen bu yerlerde fakir öğrencilerin yemek, harçlık ve giysileri de temin edilirdi.

 

 

OSMANLI MEDRESELERİ

Medrese kelime olarak talebenin ilim öğrendiği yer anlamına gelirdi. Medreseler genel olarak sübyan mekteplerinin üzerinde eğitim-öğretim yapan orta ve yükseköğrenim kurumlarıydı.

Osmanlı, kendilerinden önceki Türk Selçukluları’nı ve diğer İslâm ülkelerini örnek alarak, medreseler kurdu. İlk Osmanlı Medresesi 1330 yılında, İznik’te, Orhan Bey tarafından yaptırılan İznik Orhaniyesi’ydi ve müderris olarak Kayserîli Davud Efendî tayin edildi ve medrese için vakıflar tesis etti.  Orhan Bey İznik’i aldıktan sonra devlet merkezini buraya naklederken de Manastır Medresesi olarak tanınan medreseyi yaptırdı (1335). Daha sonra I. Murad, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed ve II. Murad hükümdarlıkları döneminde çeşitli yerlerde medreseler yaptırdılar.

Osmanlı ilmiye teşkilâtını yani eğitim-öğretimini; müderrislik, kadılık, kadı askerlik ve şeyhülislâmlık olmak üzere dört ana başlık altında toplamak mümkündür. Osmanlı eğitim ve öğretiminin en önemli müessesesi hiç şüphesiz ki; medreselerdi. Osmanlı’da medreseler genel olarak orta ve yükseköğrenim yapılan kurumlardı.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan sonra padişahlar ve devlet adamları eğitim ve öğretim faaliyetlerine önem verdiler. Devletin hızla genişleyen topraklarında, diğer İslâm ülkelerindeki ve özellikle kendilerinden önceki Anadolu Selçukluları’nı örnek alarak benzeri özel medreseler açmaya başladılar. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa İznik’te kendi adına bir medrese kurdu. Osmanlı’da medreseler hem program hem de mimarî bakımdan büyük bir gelişme gösterdiler. I. Bayezid Han Bursa’ya camiler ve medreseler inşa ederek bir ilim merkezi haline gelmesini sağladı. Bundan sonra birçok medrese kuruldu ve yayıldı. Osmanlı’da ilk bir buçuk asırlık süre içerisinde yaptırılan, derece itibariyle en mühim medreseler İznik, Bursa ve Edirne’deydi.

Osmanlı Devleti’nde resmî bir müessese olarak medreselerin devlet nizamı içinde yer alması Fatih Sultân Mehmed’in kendi adıyla kurduğu “Fatih Medreseleri” ile başladı. İstanbul’un fethinden sonra medrese yapımına hız verildi. Fatih Sultân Mehmed şehirdeki kilise ve manastırları medrese haline getirdi. Fatih Medreseleri’nin kurulması Osmanlı medrese teşkilâtı için bir yenilikti. Osmanlı Medreselerinde; Kelam, Mantık, Belâgat (güzel konuşma), Lügat, Nahiv (söz dizimi), Matematik, Astronomi, Felsefe, Tarih, Coğrafya gibi ilimlerin yanında Kur’ân-ı Kerim İlimleri, Hadîs ve Fıkıh gibi dersler de okutulurdu.

Fatih Sultân Mehmed’in yaptırdığı “Sahn-ı Semân” ya da “Medâris-i Semâniye” denen sekiz yüksek düzeydeki medresenin her birinin on dokuz hücresi (odası) vardı. Sekiz müderrisin birer odası ve elli akçe gündeliği vardı. Her medresede bir odası ve beş akçe gündeliği bulunan, ekmek ve çorba verilen birer müderris yardımcısı vardı. Her medresenin on beş odasına ikişer akçe gündelik, ekmek ve çorba verilen birer talebe yerleştirilirdi. Geri kalan iki oda kapıcılara ve temizlikçiye ayrılmıştı. “Tetimme”  medreseleri ya da “Mûsıla-i Sahn” denen sekiz medrese ise orta öğretim düzeyindeydi. Her medresede on bir oda vardı. Her odaya suhte (softa) denen üç kadar öğrenci yerleştirilirdi. Fatih ayrıca camiye çevrilen Ayasofya Kilisesi’nde ve Eyüp Cami’nin yanında medreseler yaptırdı. Ayasofya Medresesi Sahn derecesindeydi. Ayasofya’nın ilk müderrisi Molla Hüsrev’di.

 

Medrese Mezunlarının Aldıkları Görevler ve Toplumdaki Yerleri:

Şeriatin anlaşılması ve tatbiki belli seviyede bir tahsil ve ihtisas gerektirirdi. Bu işlerde uğraşanların İslâm hukukunu iyi bilmesi gerekirdi. Dîn âlimleriyle adalet hizmetlileri bir sınıf içerisinde birleştirilerek bunlara “ulemâ” adı verildi. Kadılar, öğretmenler, imamlar, doktorlar, matematikçiler, astronomi âlimleri ve dîn âlimleri hepsi medresede eğitim gören ve toplumda önemli rolleri olan aydın kimselerdi. Kısaca medreseler Osmanlı toplumunun bürokrat, asker, doktor ve yargıç gibi her türlü eğitilmiş elemanını sağladı. Sadrazamlığa kadar devletin her türlü kademesinde görev yapan ulemânın toplum üzerinde etkili bir itibarı vardı.

 

Âlimlere Verilen Önem:

Yavuz Sultân Selim, Mısır’ı fethettikten sonra, İstanbul’a geri dönüyordu. Adana civarına geldiklerinde, şiddetli yağmur yağmış, ortalık çamur içinde kalmıştı. Birkaç gece o havalide (bölgede) konakladıktan sonra, yola çıktılar.

İlim adamlarına son derece kıymet veren Yavuz, yanı başında devrin büyük ilim adamlarından biri olan Kemal Paşazâde (İbn-i Kemal) ile beraber gidiyorlardı. Bir ara İbn-i Kemal’in atı tökezledi ve ayağından sıçrattığı çamur, Yavuz’un üzerine bulaştı. İbn-i Kemal bu tökezleme esnasında, Yavuz’un hem önüne geçtiği, hem de  üzerini kirlettiği için korktu.

Bu hadîse karşısında Yavuz Sultân Selim, adamlarına; “Bana yeni bir kaftan getirin ve bu elbisemin üzerindeki çamurları da sakın temizlemeyin! Âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur benim indimde muhteremdir. Ben öldüğüm zaman bu kaftanımı, kefenimle beraber sarın” dedi.

 

Lala:

 “Lala”, Osmanlı şehzâdelerinin tâlim ve terbiyesiyle meşgul olan kişilere verilen isimdi. Selçuklularda bu vazifeyi “atabegler” yaparlardı.

Geleceğin hükümdarını yetiştirmek üzere görevlendirilen bu kişiler, dîn ve fen ilimlerinde seçkin şahsiyetler arasından seçilirlerdi. Şehzâdeler sancağa çıkarken bâzen yanlarına birden fazla lala görevlendirilirdi. Bu durumda en kıdemlisi “Lala Paşa” ünvânını taşırdı. Lala’nın ilmî kıymeti yanında padişahın fevkalâde güvenini kazanmış, emin bir kişi olması da gerekliydi. Çünkü lalaların, şehzâdeyi iyi bir devlet adamı olarak yetiştirebilecek durumda olmalarının yanısıra, şehzadelerin padişaha olan itaatlerini de muhafaza edebilmeleri gerekliydi. Güveni sarsacak durumlarda lalaların görevden alınması padişahın yetkisindeydi. Lalalar yetiştirdikleri şehzâdenin padişah olması durumunda büyük bir nüfuz kazanırlardı. Tahta geçen yeni padişah, lalalarının en kıdemlisi olan Lala Paşa’yı vezirliğe; bazen de sadrazamlığa tayin ederdi.

Lala deyimi ayrıca halk arasında konak ve evlerde çocukların yetiştirilmesi için alınan görevliler için de kullanıldı.

 

Osmanlı kültüründe padişahtan halka kadar herkes Hoca’ya değer verir, hocaların kadir ve kıymetini bilirdi.

  

 OSMANLI DEVLETİ’Nİ CİHAN DEVLETİ YAPAN KURUM:

ENDERUN MEKTEBİ…

Enderun, sarayda bulunan ve devlet adamı yetiştiren bir okuldu, bir çeşit saray üniversitesiydi. II. Murad zamanında kuruldu. Devşirme yoluyla gelen çocukların zeki ve yetenekli olanları bu okula alınırdı. Zamanla çeşitli değişikliklere uğramakla beraber Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar (1909) varlığını sürdüren bir saray okuluydu.

 

Cariyeler, kazaskerler, kapıkulu askerleri Enderun mezunuydular.

Evliya Çelebi, Katip Çelebi, Sokullu Mehmed Paşa ve Köprülüler burada yetişen kişilerdendi.

Enderun mektebine alınan çocuklara, Kur’ân-ı Kerim, tefsir, hadîs, kelâm gibi dînî dersler, edebiyat, inşa (şiir), gramer, Arapça, Farsça gibi dil ve edebiyat dersleri ve matematik, mantık ve coğrafya gibi müspet dersler okutulurdu.

 

Sevgili Öğrenciler, Enderun Mektebi’nde okutulan dersler arasında Coğrafya’yı da saydık.  Burada önemli ve düşündürücü bir bilgi ekleyelim:

 

15 Şubat 1564 - 8 Ocak 1642 tarihleri arasında yaşamış olan Galileo Galilei, Orta Çağ’da “Dünya yuvarlaktır” dediği için Avrupa’da yargılandı. Galile’nin yaşadığı devirden önce, Fatih Sultân Mehmed’in “Mücessem küre” (cisimleşmiş küre)  denilen bir dünya küresi vardı. Tarihî belgeler bu kürede bütün kıt’aların detaylı ve doğru bir şekilde işlendiğini göstermektedir.

Enderun Mektebi’nde bir taraftan da Osmanlı saray geleneği, protokol kaideleri ve bürokratik işler öğretilirdi. Bunların yanında çeşitli sanat kollarında beceriler kazandırıldığı gibi sportif faaliyetlere de yer verilirdi. Enderun talebeleri ortak bir kültürü özümseyerek, saray ve padişah hizmetlerinin yürütülmesini sağlarlardı. Böylece Osmanlı Devleti’nin sarayda, yönetimde, ordu ve bürokraside ihtiyaç duyulan kadrolarının bir kısmı bu şekilde yetiştirilmiş olurdu. Sarayda kademe kademe yükselerek sancakbeyi rütbesiyle taşrada görev alırlardı.

Burada bir iki hususa açıklık kazandırmak gerekiyor:

1- Osmanlı Devleti, kendinden önceki Türk devletlerine göre daha merkeziyetçi bir yapıya sahipti. Bu sebepten dolayı kendi kurumlarından yetişmeyen kimselere görev vermedi. Bu durum, bazı çevreler tarafından Türkleri dışlamak şeklinde yorumlanarak zaman zaman konu yanlış bir yöne çekilmiştir.

2- Osmanlı Bürokrasisi sadece devşirmelerden ibaret değildi. Divân ve Taşra Teşkilâtı’nda da yükselme olup buralar genelde Türklerin hâkim oldukları kurumlardı. Esasen Kanunî devrinden itibaren Türk çocukları da Enderun Mektebi’ne alındı.

3- Devşirme zamanla devletin mülkî ve idarî kimliğinden kadrolarının yetiştirildiği yüksek seviyeli bir okul haline geldi.

Bürokrasinin kaynağı olması bakımından Divân-ı Hümayun (Mübarek Divân)’ dan da biraz bahsetmemiz gerekmektedir. Osmanlı’da Divân; idarî ve hukukî bir meclis olmasının ötesinde bürokrasinin merkezi ve beyniydi. Devletin her türlü yazışmaları, Divân kararları, sicilleri, defterleri, malî kayıtları Divân’da tutulur ve saklanırdı. Bu sebepten dolayı Divân birçok büroların bulunduğu ve yüzlerce görevlinin çalıştığı bir kurumdu. Kâtiplik, usta-çıraklık ilişkisi içinde zamanla kazanılırdı. Divân’dan yetişen pek çok ünlü devlet adamı olduğu gibi ilim-edebiyat tarih vb. alanlarında yetişen Kâtip Çelebi, Gelibolu’lu Mustafa Ali, Feridun Ahmed Bey gibi şahsiyetlerde Divân’dan yetişmiş, zamanlarının önemli isimleriydi. Böylece Divân bürokrasinin yanında okul niteliği de kazandı.

Bu saray mektebinin teşekkülündeki ana gaye: “Osmanlı Devleti’ne yetenekli kumandan yetiştirmek ve devamlı büyüyen ülkenin farklı dîn, dil ve kültürlere mensup kitlelerini idare edecek sağlam yönetici kadroları temin etmekti.”

Yüksek seviyede idareci yetiştiren Enderun’a katılmak için, ırk veya kan bağı önemli değildi. Buranın en önemli vasfı olan kültür ve disiplin, temel ilkeler olarak kabul edildi ve kadrolar bu anlayış çerçevesinde oluşturuldu. Enderunlular kendi aralarındaki sosyal ilişkilerde, asla saygı, edep ve disiplinli olmaktan uzak bir tavır içerisinde bulunmazlardı. İkili ilişkilerde öğrenciler birbiriyle “siz” hitabıyla konuşurlar; koğuş zabitleriyle, koğuşun başlarıyla büyük bir saygı ve nezaket içerisinde bulunurlardı.

Disiplin, Enderun için, sistemin en önemli parçasından birisiydi. Öğrencinin okula devam ettiği müddetçe her hareketini kontrol etmesi, yani ölçülü olması gerekirdi.

Üstün zekâlıların ve yeteneklilerin eğitim-öğretimi için kurulan ve Türk-İslâm Eğitim Tarihi’nde olduğu kadar, Dünya Eğitim Tarihi’nde de çok önemli yere sahip olan Enderun Mektebi, tarihten günümüze eğitimde çok önemli bir yer tutmaktadır.

 

Enderun, bir şeyin iç kısmı, iç yüzü, dâhili, harem dairesi gibi anlamlara gelmekte olup Enderun Mektebi ise Osmanlı Devleti’nde mülkî, idarî, diplomatik ve diğer önemli kadronun yetiştirildiği yerdi. Bu bağlamda Enderun Mektebi, dünyanın ilk “kamu yönetimi okulu” olarak da nitelendirilebilir. Osmanlı’yı cihan devleti yapan kurumların en başında bu Enderun Mektebi gelir ki, Osmanlı Devleti’nin ihtiyaç duyduğu devlet adamı kadrosu bu mektepten yetişirdi.

Bu mektepteki öğrencilere, üstün zekâlılara ve çeşitli yeteneklere yönelik programlar ve testler uygulanarak, ortalama 15 yıllık bir eğitim verildikten sonra, devletin ihtiyaç duyduğu üst düzey idarî, bürokratik ve askerî personelin yetişmesi sağlanırdı.

Nitekim bu konuda, önde gelen tanınmış psikologlardan Amerikalı Lewis Terman (Stanford-Binet adlı zekâ testini bulan kişi) Enderun Mektebi’ne alınan çocuklar için şunları söylemektedir: “Zekâ seviyesini ölçmek için ilk defa test yöntemi, Osmanlı’da Enderun Mektebi’ne seçilen öğrenciler için uygulanmıştır.” Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias’ın ‘Platon’un idealindeki okul’ olarak nitelendirdiği Enderun, tarihçi Mustafa Armağan’ın da tam bir isabetle ifade ettiği gibi “Üstün Yetenekliler Fabrikası’ydı”. Gerçekten de kişinin yeteneklerine değer verip onları en iyi biçimde geliştiren Enderun Mektebi, Türklerin düzenli, kendine özgü bir eğitim sistemini kurup başarılı sonuçlar aldıklarını göstermekte ve dünya eğitim tarihinde de önemli bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda Enderun Mektebi, üstün yeteneklilerin eğitiminde dünyadaki ilk sistemli eğitim örneğini oluşturmaktadır. Öyle ki pek çok batılı kaynakta, Osmanlı Devleti’nin altı yüzyıl boyunca varlığını devam ettirmesinin temel nedeninin, üstün yetenekli çocukları Enderun’a devşirme yöntemiyle seçip; orada eğitim verdikten sonra ülke yönetimini bu kişilere emanet etmesi olarak gösterilmektedir. Amerika’da Enderun Mektepleri hakkında 350’ye yakın akademik çalışma yapılmıştır.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Enderun Mektebi’nde kişilerin yetenekleri, yapılan testler sonucunda belirlenerek bu doğrultuda eğitim-öğretim yapılırdı. Eğitimde temel ilke bireyin yetenekleriydi. II. Murad zamanında kurulan Enderun Mektebi, gerçek kimliğine Fatih Sultân Mehmed zamanında kavuştu. Fatih zamanında Enderun Mektebi yalnız bir devşirme mektebi olma hüviyetinden çıkarak, devletin siyasî sistemi için gerekli idarî ve mülkî kadronun eğitimine de yöneldi. Balkanlar’daki Hristiyan halktan ve Anadolu’dan devşirilenler, önce Anadolu’da seçilmiş Türk çiftçi ailelerine verilir, üç dört yılda Türk ve Müslüman kültürünü kazandıktan sonra da İstanbul ve Edirne’deki çeşitli saraylara yerleştirilirdi. Bu hazırlık sarayları: Edirne Sarayı, Galata Sarayı, Îbrâhim Paşa Sarayı ve İskender Sarayı olmak üzere dört taneydi. Bu sarayların eğitime tahsis edilmiş odalarında eğitim görürlerdi. Burada acemi oğlanlar olarak fizikî ve ruhî tâlimler ve terbiyeler aldıktan sonra “çıkma” denilen mezuniyet usulüyle imparatorluğun farklı bölgelerindeki görev yerlerine tayin olunurlardı. Bunlar arasında en yetenekli olanları ise daha iyi bir eğitim almak üzere Enderun’a kabul edilirdi. Bu mektebin bir diğer özelliği ise, sadece başkent İstanbul’da bulunmasıydı. Osmanlı’da temel eğitim kurumu olan medreseler, imparatorluğun dört bir tarafını kaplarken, Enderun Mektebi sadece İstanbul’da bulunmaktaydı.

Bir İngiliz sefiri (elçisi) Enderun Mekteb’i hakkında şunları söylemektedir: “Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten, hangi dînden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar, seçilerek saraydaki Enderun denilen mekteplerde, değerli öğretmenler tarafından okutuluyor. İslâm bilgileri, İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli, başarılı ve Müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar, Sokullular ve Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamları, hep böyle yetiştirilen keskin zekâlı çocuklardı. Osmanlı akınlarını durdurmak için, bu Enderun Mektepleri’ni ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, Osmanlıları fende geri bırakmak lâzımdır.”

Burada bir konuyu özellikle belirtmemiz gerekiyor: Osmanlı’nın temel amacı toplumda adaleti gerçekleştirmekti. Adaleti gölgeleyen faktörlerin başında da arkadaşlık, dostluk, akrabalık, kan bağı vb. yakınlıkların geldiği bilinen bir gerçektir. İnsan; arkadaş ve kan bağının bulunmadığı bir bölgede adaleti daha kolay tatbik edebilmektedir. İşte Osmanlı’da, en yüksek devlet görevlerinin devşirmelere verilmesinin temel sebebinin bu husus olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Yani onlar, toplumda kan bağı, akrabalık gibi kişiyi etkileyen faktörlerden uzak olduklarından adaleti daha rahat gerçekleştiriyorlardı. Birkaç hainin durumuna bakılıp da, gerçekleri göz ardı etmek ilmî gerçeklerle asla bağdaşmaz.

Enderun öğrencileri, gün doğmadan iki saat önceden kalkar, hamama gidip yıkandıktan sonra, toplu halde sabah namazını kılarlardı. Diğer bütün vakit namazları da cemaatle kılınırdı. Padişah İstanbul’da ise sabah namazları Ayasofya Cami’nde padişahla beraber kılınırdı. Yatış ve kalkışları güneşin doğuş ve yatsı namazının vaktine göre değişirdi. Çoğu zaman yatsı namazı kılındıktan sonra yatılırdı. Perşembe günleri yatsıdan sonra her odada, topluca padişahın sıhhat ve selameti için, dîn ve devlete dua edilirdi. Giyim ve kuşamları, bizzat padişah tarafından temin edilir ve mertebelerine göre farklılık gösterirdi. Elbiselerin düzenli ve temiz kullanılmasına özen gösterilirdi. Enderun öğrencilerinin faydalanması için Enderun Kütüphanesi vardı. Topkapı Sarayı’ndaki diğer kütüphanelerden de faydalanılırdı. Bütün eğitim-öğretim masrafları bizzat padişah tarafından karşılanırdı. Temizlik ve nezaket kurallarına son derece dikkat edilirdi. Mesela yere tükürmek, öksürürken mendilini ağzına kapamamak, kirli elbise giymek cezayı gerektirirdi. Verilen cezalar katı ve sertti. Bu disiplin ve ceza anlayışı öğrencilerin sabırlı, dayanıklı, saygılı ve alçakgönüllü olmasını sağlardı.   

 

Müderrislerin Tavizsiz Eğitim Anlayışına Bir Örnek:

Fatih Sultân Mehmed’in iki arzusu vardı. Biri İstanbul’u almak, diğeri ülkesini âleme ışık tutacak medreselerle donatmak. Nitekim genç sultân, İstanbul’u fethettikten sonra medrese işine yoğunlaştı. Fatih Medreseleri’nin yerini gözüne kestirdi ve geceler boyu çizip bozarak ortada devasa bir caminin yer alacağı külliyeyi tasarladı. Mimarlar projeyi ufak tefek değişikliklerle hayata soktular. Fatih, medresenin açıldığı gün çocuklar gibi sevindi. Hatta hocalarına döndü: “Bu nurlu mekândan bana da bir yer ayırsanız olmaz mı?” dedi. Müderris tavizsizdi “Olmaz, Sultânım! Talebe olmayanın medresede işi ne?” dedi. Fatih ağlamaklı bir sesle: “Peki, müderris (profesör) odalarından birini ayıramaz mısınız?”dedi. Müderris: “Onu bilemem, imtihana girersiniz, kazanırsanız ne âlâ!” dedi.

Fatih böyle bir imtihanı kazanacak kadar bilgiliydi. Çünkü o Molla Güranî ve Molla Hüsrev’in talebesiydi. Ama müderrislerin mesafeli durduklarına bakılırsa tedrisata fiilen katılmayanların bu çatı altında padişah bile olsa işi yoktu.

Sultân ısınmasını, suyunu, iaşesini, maaşlarını üstlendiği halde medresede barınamadı. Koca külliyeden koparabildiği tek bir mekân vardı. Şu anda yattığı “nurlu kabri”…

 

Askerlik, siyaset ve teknik konuların ağırlıklı olarak okutulduğu Enderun Mektebi’nin bir diğer özelliği, saray içinde bulunması ve bütün derslerin Türkçe okutulmasıydı. Fatih Kanunnameler’i ve Enderun Mektebi’nin durumu da gösteriyor ki, Osmanlı devrinde Türkçe’ye devlet dili olarak gereken önem verilmişti. Osmanlı devrinde Türkçe’nin devlet dili olarak hâkim olmasının bir başka sebebi de Enderun Mektebi’ydi. Enderun, saray içinde bir okuldu. Sarayda, orduda ve hükümet işlerinde çalışacak memurları ve hizmetlileri yetiştirmek bu okulun göreviydi. Bu okulda okuyanlar, her bakımdan Türkçe’yi en iyi şekliyle bilmek zorundaydı, bu nedenle de Türkçe derslerinin saatleri çoğaltıldı. Türkçe yazı çeşitlerini, güzel yazıyı, millî musikîmizin usûl ve kaidelerini öğretmek de Türkleştirme siyasetini sağlayan ve millî kültürü kuvvetlendiren tedbirlerdendi.

Enderun Mektebi’nin açılmasından maksat Hristiyan tebaadan alınan yetenekli çocukları, gerçek Müslüman, iyi ve güvenilir bir devlet adamı ve asker yapmak, sanatkâr ruhlu olanların yeteneklerini geliştirmekti. Askerî temele dayalı Osmanlı Devleti’ne, yetenekli kumandanlar yetiştirmek gereği büyüktü. Üstelik bu gereklilik, devamlı büyüyen ülkenin farklı dîn, dil ve kültürlere mensup kitleleri idare edecek; çekip çevirecek kadrolara ulaşmak için ivedilikle sağlanmalıydı. Padişah, devlet erkânını ancak, kendisine mutlak şekilde bağlı, sadık, minnet duygularıyla dolu, aynı zamanda çok iyi yetişmiş ve yetenekli kişilere teslim edebilirdi. Enderun’un açılmasının esas temelinde bu düşünce vardı.

Sadece devlet yönetimi ile ilgili düşünce ve tutumlarında değil, genel olarak insan anlayışlarında da tebaaya karşı tutumlarında asla bir zorlama vuku bulmadı.

Enderun Mektebi’ne önceleri devşirme çocukları alınırken daha sonra İstanbul ve Anadolu’dan Müslüman çocukları da alınmaya başlandı. Esasen Kanunî Devri’nden itibaren Türk çocukları da Enderun Mektebi’ne alındı. Nitekim Osmanlı bürokrasisi sadece devşirmelerden ibaret değildi. Divân ve Taşra Teşkilâtı’nda da yükselme olup buralar genelde Türkler’in hâkim oldukları kurumlardı.

 

Enderun’da Eğitim Öğretim ve Okutulan Dersler:

Enderun Mektebi’nde eğitim öğretim faaliyetleri bir bütün ve de uygulamalı olarak yapılırdı. Askerlikten diplomasiye, güzel sanatlardan spora kadar her türlü eğitim-öğretim üst düzeyde ve tatbikî-uygulamalı olarak yapılırdı. Bugünkü Japon eğitim sistemindeki “uygulama ağırlıklı” eğitim metodu yüzyıllar öncesinde Enderun Mektebi’nde başarıyla uygulandı.

 

Enderun Mektebi’nde eğitim-öğretim, birbirini izleyen yedi odada verilirdi. Odalara “Koğuş” da denilirdi. Öğrenciler sarayda her odanın gereklerini yerine getirirlerdi. Odalardaki eğitim süresi bir ile iki yıl arasında değişirdi.

Enderun’da başarıyı arttıran ve günümüzde de ideal eğitim anlayışı içinde sayabileceğimiz önemli unsurlar şunlardı:

 1- Buraya alınacak öğrenciler büyük bir dikkat ve titizlikle seçilirdi.

2- Teorik öğrenimin yanı sıra uygulamaya da geniş yer ayrılırdı.

3- El becerilerinin kazandırılmasına önem verilirdi.

4- Nitelikli ve seçkin öğreticiler (müderris/dânişment) derslere girerdi.

5- Zaman, yaş sınırlamasından çok liyakat ve başarı esasına göre sınıf atlanırdı.

6- Üst düzey öğrenciler, daha alt düzeydekilere rehberlik yapardı.

7- Öğrencilerin beden ve ruh sağlığına aynı derecede özen gösterilirdi.

8- Estetik anlayışıyla her bir öğrencinin kişisel yeteneğine göre bir güzel sanatla ilgilenmesi sağlanırdı.

9- Bireysel ilgi ve yetenekleri destekleyip, geliştirmeye elverişli esnek bir yapıdaydı.

10- Öğrenciler, sabah kalkışından yemek saatlerine ve akşam yatışına kadar tam bir disiplin içinde ve düzenli yaşamak zorundaydı.

11- Gösterilen en küçük bir başarı dahi ödüllendirilirdi.

12- Öğrencilerin başıboşluğunu ve zaman kaybını önlemek için yapılan hatalar değişik şekillerde cezalandırılırdı.

 Enderun’u değerlendirirken başından sonuna kadar titizlikle takip edilen ve başarılıların bir üst öğretim düzeyine yükselmesi, başarısızların ise askerî birliklere sevki olarak ifade edilebilecek olan “çıkma” ile öğrencilerin bütünleşmesini sağlamaya dönük olarak Türk-İslâm kültürünün eksiksiz verilmesi göz önünde bulundurulmalıdır.

Enderun’da eğitim, aşamalı bir yapıya sahipti. Enderun Mektebi’nde okuyanların eğitim süresi boyunca geçmeleri gereken on iki terfi sınavı vardı, ancak bu sınavlardaki başarılarının yanında; öğrencilerin ilgileri, yetenekleri ve bireysel farklılıkları da önemli bir rol oynardı. Çok üstün başarı göstermediği müddetçe bir öğrenci, asla Enderun’u tamamlayamaz, ara kademelerde “çıkma” olarak ayrıldığı odanın derecesine göre bir birliğe tayin olunurdu. Şöyle ki: Enderun Mektebi’nde öğrenciyi sık sık imtihan etmek suretiyle öğrenci eleme usulü, elenenlerin sokağa bırakılmayıp yan hizmetlerde değerlendirilmesi, yeteneklilerin tespiti, eğitimde teori-pratik bütünlüğü ve adâb-ı muaşeret (görgü, edep) kurallarının öğretilmesi önemli bir yer tutmaktaydı. Bazı uzmanların, Osmanlı’nın seçkin bir millet olmasını sağlayan bu rekabetçi ve başarısızlığı affetmeyen buluşuna “eğitim mucizesi” demeyi tercih etmeleri bu yüzdendi. Bugün Japon mucizesinin temelini oluşturan “uygulamalı eğitim” sisteminin, yüz yıllar öncesinden Enderun Mektebi’nde başarıyla uygulandığını ifade etmiştik. Bilgiyi ahlâkla beraber verme, teoriyi pratikle/uygulamalı olarak öğretme, Enderun Mektebi’nin ana gayelerinden oldu.

“Enderun Efendisi” veya sadece “Enderunlu” tabiri, artık nesli tükenmiş olan “İstanbul Efendisi” tabirinin eşanlamlısı olarak kullanıldı.

Enderun Mektebi’nde verilen eğitimin temel özelliği İslâm ve Osmanlı kimliğinin ve kültürünün öğretilip benimsetilmesiydi. Zira Osmanlı Devleti, bir İslâm Devleti’ydi, Devletin sahibi ise Osmanlı Hanedanı’ydı. Bu durum, gayet tabiîydi. Osmanlı dünya görüşünü kuranlar, yani Osmanlı düşünürleri ve bilim adamları, devletin dînî ve etnik açıdan farklı toplulukları barındırdığının şuuruyla, devlet idaresini ırk temeli üzerine bina etmemeyi yeğlediler; çeşitli dîn ve milletlerden devşirilen, padişaha ve devlete sadık bir yönetici sınıfı oluşturdular. Farklı coğrafya ve kültürlerden gelen bu gençler Türk-Müslüman kültürüyle yoğruldular; İslâm-Osmanlı devlet ve dünya görüşünü edindiler ve bu düşüncenin muhafızlığını ve bayraktarlığını yaptılar. Asli müesseselerin bozulmadan korunduğu klasik dönemde Enderun halkı ve Enderun’dan yetişenler bu anlayışı yenileyerek ve canlı tutarak sürdürebildiler. Bu sayede devlet, bütün kurumlarıyla görevlerini, lâyıkıyla yerine getirebildi, böylece cihan devleti olmayı başarabildi.

Enderun’da eğitim öğretim şu beş konu üzerinde toplandı:

 

1- Öğrencinin İslâmî ilimlerde en iyi şekilde yetişmesi sağlanırdı.

2- Dönemin, bütün pozitif ilimleri okutulurdu.

3- Saray protokolü, sarayın döşemesi ile ilgili diğer işler; “mefruşat” uygulamalı olarak en iyi şekilde öğretilirdi.

4- Güzel sanatlarla ilgili eğitim öğretim verilerek estetik bilgisinin gelişmesi amaçlanır; böylece bireyin güzel duygulara, güzel düşüncelere sahip olması sağlanırdı. ( Bu konu Osmanlı’da Sanat başlığı altında ilerleyen derslerimizde işlenecektir)

5- Meslekî eğitim verilerek, bir meslekte uzmanlaşmaları sağlanırdı.

 

İslâmî İlimler: Kur’ân-ı Kerim, İlmihal, Tefsir, Hadîs, Kelam, Tecvit, Akaid, Arapça ve Farsça, Peygamberler Tarihi, Ferâiz (Miras İlmi).

Müsbet İlimler: Tıp, Heyet (Astronomi), Hendese (Geometri), Cebir (Matematik), Tarih, Coğrafya, Mantık, Hukuk, Hikmet, Türk Dili ve Edebiyatı, Sarf, Nahiv, Bed-i Beyan (Güzel Konuşma), Belâgat, Riyaziye (Matematiğin bir dalı), Şiir ve İnşa, Mendi (Söz ve Lügat), Hitabet, Manîa (Sözdizimi, Sentaks), Durub-i Mesel (Atasözleri).

Güzel Sanatlar: Musikî, Tezhip, Hüsn-ü Hat, Cilt Sanatı, Mimari, Minyatür. Oymacılık, Kakmacılık.

Beden Eğitimi ve Spor: Binicilik, Kılıç çekme, Gürz, Koşu, Avcılık, Ok atma, Atlama, Mızrak, Çelik-Çomak, Güreş, Meç, Ağırlık kaldırma, Cirit, Şamar atma.

Meslekî Eğitim: Giyim, Deri işlemeciliği, İnşaat, Kuyumculuk, çeşitli ilaçların ve merhemlerin yapımı gibi.

 

Bu dersleri, alanlarında uzman hocalar ve mesleğinde ehil sanat erbabı üstadlar verirlerdi. Bu eğitim sistemi sayesinde mezunlar birçok alan hakkında gerekli temel bilgileri öğrenirken, kendi yeteneklerini ve ilgi alanlarını belirleyip o alanlarda uzmanlaşma imkânına da sahip olurlardı.

Enderun Mektebi kapatılana kadar geçen süreçte 63 Sadrazam, 3 Şeyhülislâm, 23 Kaptan-ı derya, çok sayıda Kubbealtı Veziri, Defterdar, Beylerbeyi, Sancakbeyi, Yeniçeri Ağası, Mimar, Nakkaş, Ressam, Minyatür Ustası, Hattat, Musikişinas, Kâtip, İmam, Müezzin, Müverrih, Şair, Âlim, Hanende vb. yetişmiş ve uzun yıllar başarıyla hizmet etmişlerdi.

 

Enderun Mektebi’nde Odalar:

Enderun, aşağıdan yukarıya doğru 6 odadan oluşuyordu (bazı tarihçiler küçük ve büyük odaları ayrı ayrı sayarlar ki, bazı kaynaklarda yedi oda olarak ta geçer). Bu odalar küçük ve büyük oda, doğancılar odası, seferli odası, kiler odası, hazine odası ve has oda şeklinde sıralanmaktaydı. Öğrenciler odaların alt basamağında öğretime başlar, üste doğru yükselirdi. Eğitim ve öğretim, uygulamalı ve de teorik olmak üzere iki şekilde yapılırdı. Enderun’daki talebeler, “dolamalı” ve “kaftanlı” olmak üzere iki kısımdılar. Giydikleri elbiseden dolayı; büyük ve küçük odadakilere dolamalı, diğer odadakilere kaftanlı denirdi.

 

 1- Küçük ve Büyük Oda (Hane-i Kebir ve Hane-i Sağır): Enderun’un ilk iki kademesiydi; meslek okullarıydı. Enderun’un hazırlık sınıfı konumunda olan bu odalarda, Türkçe, Arapça ve Farsça dersleri öğretildikten sonra, güreş, atlama, koşu, ok atma, cirit tâlimleri yapılırdı. Burada ki talebelere  “dolamalı” denilirdi.

2- Doğancı Koğuşu (Hane-i Bâzyân): Enderun’un üçüncü basamağıydı. Buradaki talebeler ”Kaftanlılar” olarak da anılırdı. Hünkârın av doğanlarının bakımı ve yetiştirilmesi, saray kuşlarının bakım ve üretimi, av ve avcılık hizmetlerini yerine getirirlerdi. Yaklaşık kırk öğrenciden oluşurlardı. Ağalarına “doğancıbaşı” denirdi.

3- Seferli Odası (Hane-i Seferli): IV. Murad zamanında kuruldu. Bu odanın öğrencileri eğitim ve öğretimin yanında pratik yaparlar, padişahın gittiği yerlere giderler, Enderun halkının çamaşırlarının yıkanması ve tertibiyle ilgilenirlerdi. Daha sonraları, deri işleri, dokuma, tezhip (yazıyı süsleme sanatı), musikî, oyma ve kakma işleri yaparak meslek öğrenirlerdi. Meşkhane denilen klasik musikî öğretimi de burada yapılırdı. Tamburî Osman, Enderunî Ali Bey gibi bestekârlar ve musikişinaslar buradan yetişdiler. Ağalarına “saray kethüdası” denirdi.

4- Kiler Koğuşu (Hâne-i Kiler): II. Murad zamanında kuruldu. Enderun ve saray halkının her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını hazırlayıp korurlardı. Sofra hizmetleri, çeşitli şerbetlerin, macunların, ilaç ve merhemlerin yapımı ve korunmasını sağlarlardı. Ağalarına “kilercibaşı” denirdi..

5- Hazine Koğuşu: Fatih Sultân Mehmed zamanında kuruldu. Buradaki öğrenciler hazinenin açılıp kapanması ve korunmasını sağlarlar; hazineye paranın giriş ve çıkışını deftere kaydederlerdi. Amirlerine “hazinedarbaşı” denirdi.

6- Has Oda: Enderun’un en yüksek, en son ve en seçkin kademesiydi. II. Mehmed’in emri ile kuruldu. Has odadakiler, Enderun Mektebi’nin elit (en yüksek) kısmındaydı. Defalarca testlerden geçerler; bundan sonra da bizzat padişaha takdim edilirlerdi. Genç olmalarına rağmen büyük bir mevkiye sahip olurlardı. Burada bulunanlara devrin en iyi eğitimi ve öğretimi verilirdi. Buradaki eğitimin ana hedefi elemanları idarecilik yönünden yetiştirmekti. Bu odanın mevcudu kırk civarındaydı. Amirlerine “has odabaşı” denirdi. Has odada kalanların Hırka-i Saadet odasını temizlemek, mukaddes emanetleri muhafaza etmek, kandil gecelerinde öd ağacı yakmak ve gül suyu dökmek gibi sorumlulukları da vardı. Hünkâr müezzini, sır kâtibi, sarıkçı başı, başçavuş gibi padişahın hususi hizmetinde bulunanlar da genellikle bu odadan seçilirdi.

Sonuç olarak şunları söylemek gerekirse Osmanlı Devleti’nin eğitim-öğretim hususundaki temel müesseselerinden biri olan Enderun Mektebi, devletin en üst düzeyde siyasî, idarî, bürokratik, askerî, ilmî ve sanatsal personelinin yetişmesini sağladı.

“Osmanlı’dan geriye ne kaldı?” diye sorduğumuzda aklımıza camiler, kervansaraylar, türlü mimarî harikalar, muhteşem çiniler ve gözümüzü ışıldatan hatlar ve ebrular; gök kubbeyi kaplayan hoş bir seda, bir musikî; binlerce sayfalık bir edebiyat ve nağmeler gelir. Evet, ama bunlardan başka dünya eğitim tarihinde bir çığır açmış, birçok noktada öncü olmuş Enderun Mektebi de akla gelmelidir. Zira Enderun Mektebi, çok yönlü amaçları olan bir eğitim ve devlet felsefesi, bir siyasî ve idarî nizam, bir dünya görüşüdür.

Enderun Mektebi’nin kuruluş amacı; programları, çalışma sistemi ve teşkilâtlanma ile eğitim ve öğretimin değerlendirilmesiydi. Osmanlı Devleti, öğrencilerin daha kaliteli yetiştirilmesi düşüncesinin bütün toplumlar tarafından kabul edildiği, iyi bir gelecek için çok okumuş, âlim, bilgili, münevver insan unsurunu öne çıkarmayı başardı.

 

Osmanlı Eğitim Sistemi çalışkan, doğru, dürüst ve hoşgörülü insanların yetiştirilmesini sağladı. Eğitim sadece belli okullarda verilmedi. Loncalarda, camilerde, tekke ve zaviyelerde de eğitim verilirdi.

Osmanlı Devleti, kuruluşundan beri camiler birer eğitim merkeziydi; çocuklara okuma-yazma ve dört işlem öğretilirdi. Caminin bulunduğu mahallenin halkına dînî bilimler ve güzel sanatlar dersi de verilirdi. Ayrıca imamlar, Sultân’ın emir, yasak ve buyruklarını camilerde halka insanlara bildirirlerdi. Çünkü herkes bütün vakit namazlarını camilerde kılardı.

Tekke ve Zaviyeler, dîn, ahlâk, tasavvuf vb. gibi konularda eğitim vermek amacıyla kurulmuşlardı. Tekkelerin çoğunda eğitim alanların bir mesleğe sahip olması ve kendi el emeğiyle kazancını elde etmesi istenir, bunun için mesleki eğitim almaları sağlanırdı.

Kahvehaneler, XVI. Yüzyıl’dan sonra açılmaya başladı. Bu mekanlarda kitap okunur, sohbet edilir, bilgi alışverişinde bulunulurdu. Bu mekanlara “kitap okunan yer” anlamına gelen kıraathane de denirdi.

Ahî Teşkilatında, mesleki eğitim verilirdi. Marangoz, bakırcı, demirci, berber, aktar, fırın vb. ustası olmak için çırak olarak işe başlanır ve ustalardan eğitim alınırdı.

 

Osmanlı Devleti’nin bölgesinde kavga çıkartmadan birçok milleti bir arada, yüzyıllarca barış ve huzur içinde başarıyla yönetmiş vasıflı ve nitelikli idareciler yetiştirmede; bizlere öğreteceği çok şey vardır.

Bu başarıya İslâmî eğitim ile ulaşmışlardır.

 

Bir İslâm bilgini der ki; 

En üstün ilim dîn ilmidir, ilim bütün hayır kapılarını açar, ilim yolunda gayret et ve diğer uğraşılara da fazla eğilme, ilim çoktur fakat ömrün kısadır, ilimsiz bir insan harap olmuş bir eve benzer. Uyanık olun ve Allah’ın şeriatına sımsıkı sarılın, cehaletin vurduğu zincirden daha acı esâret yoktur.”

 

Sevgili öğrenciler,

Son olarak, önemli bir konunun daha altını çizmek istiyorum.

 

Dil bilmek; bir insanın kültürünü geliştirmesinde, dînini anlatmasında çok önemlidir.

Osmanlı kültüründe Enderun mezunları birkaç lisan bilirdi. Akıncıların da en az 3 lisan konuştuklarını ve Fatih Sultân Mehmed’in de yedi lisan bildiğini biliyoruz.

Ayrıca konuştuğumuz Türkçemiz, Atalarımızdan kalan anlamı çok derin olan kelimelerle doludur.

   

OKUMA PARÇASI

 

Akşemseddin Hazretleri ve Hacı Bayram Velî, Osmanlı Sultânı II. Murad’ın arzusu ile Edirne’ye gittiler. II. Murad İstanbul’un fethini arzu ediyordu.

Hacı Bayram Velî’ye sordu:

- Ne dersiniz Şeyh Hazretleri Fetih müyesser olacak mı?

Hacı Bayram Velî:

- Sultânım fetih şu bizim köse (Akşemseddin) ile sizin Mehmed (Fatih Sultân Mehmed)’e nasip olur. Ben bile o günü göremem, dedi.

 

Akşemseddin bu sözler üzerine, istikbalin fatihinin kendi elinde şekilleneceğini anladı.
Zaman geçti. Mehmed Han, Osmanlı tahtına çıktı. Akşemseddin Hazretleri’nin tasavvuf eğitiminden geçmiş olan genç padişah, 1453 yılının Nisan’ında İstanbul’u orduları ile kuşattı.

 

Allahû Tealâ Cinn Suresinin 26 ve 27. âyetlerinde; “Allah’ın gaybın âlimi olduğunu ve rızaya ulaşan resûllerine gaybı verdiğini” ifade etmektedir.

 

Genç padişah, bu âyet-i kerimenin bilinci ile paşasını Akşemseddin Hazretleri’ne gönderdi. Fethin ne zaman olacağını sordu. Gelen cevap şöyleydi:

- Mayıs’ın 28. gecesi şafağında, genel hücum yapılırsa Allah’ın yardımı ile fetih müyesser olacaktır.

Bu haberi alan Sultân Mehmed’in yüzünde görülmemiş bir ışık parladı. Bütün hazırlıklar yapıldı. Tekbir sesleri, ezan ve Kur’ân-ı Kerim nağmeleri ile İstanbul kapıları Müslümanlar’a açıldı. Fetih Akşemseddin Hazretleri’nin dediği gibi olmuştu. Artık padişah saadetinden uçacak gibiydi. Beyaz atı üzerinde İstanbul sokaklarında ilerliyordu. Yanı başında yüce mürşidi Akşemseddin bulunuyordu. Muzaffer orduyu selamlayan mağluplar, Akşemseddin’i padişah sanarak ona doğru koştular ve ellerindeki çiçekleri uzattılar.

Yüce Şeyh eli ile Fatih Sultân Mehmed’i işaret ederek:

- Sultân Mehmet Han odur. Ona gidiniz, dedi.

O zaman genç ve muzaffer kumandan heyecanla:

- Gidiniz, yine ona gidiniz. Evet, ben padişahım ama o benim yol göstericim hocamdır. Dedi.

 

Osmanlı kültüründe padişah dahil herkes HOCA’ya değer verir, hocaların kadir ve kıymetini bilirdi.

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı