Osmanlı Kültürünü Yaşatma DerneğiCafer EROĞLUSultan Abdulaziz ve oğlu Yusuf izzettin Efendiyi öldüren Güçler ve Bugünkü Uzantıları

Sultan Abdulaziz ve oğlu Yusuf izzettin Efendiyi öldüren Güçler ve Bugünkü Uzantıları

11084 readings

Sultan Abdulaziz ve oğlu Yusuf izzettin Efendiyi öldüren Güçler ve Bugünkü Uzantıları

Tarihi olayları değerlendirmek için ciddi bir bilgi birikiminin yanı sıra meseleyi bakış açısı veya bu bakış açısını seçmedeki niyetiniz önemlidir. Daha doğrusu bu niyeti şu örnekle daha iyi açıklaya biliriz. Deniz kıyısında evi olan bir kişi, uzaktan gelmekte olan gemiyi hangi açılardan nasıl görebilir? Dumanını, evin girişinde; bacasını birinci katında; en üst katta ise güvertesini görür. Yani bu nereyi görmek istediğinize bağlıdır. Şimdi 1. Dünya Savaşı bir Sırplının ateşi ile başladığını söylemek ne derece doğru ise kimi tarih kitaplarında Sultan Abdulaziz’in tahttan indirilmesinden bir kaç gün sonra intihar etti diye yazılması veya biraz daha insaflı olanlar bunu Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın kini nedeniyle öldürttüğünü ifade etmesi o derece doğrudur. Biz meseleye 1. kattan bakmaya çalışalım. Daha üst katından bakanlar o cürüme sebep olanların bugünkü uzantılarıdır.

Osman Nuri Lermioğlu’nun  “Halkın İstemediği İnkılâp Meşrutiyet” isimli kitabında: İttihat Terakki Fırkası’nın iç yüzünün anlatmaktadır. Bu kitabın arka kapağındaki şu tespitler meseleye bakış açımızın ne olması konusunda ciddi ipuçları vermektedir: “Tarihimizde bir Patrona Halil Ayaklanması, bir Kabakçı Mustafa İsyanı en yakın mazide de bir 31 Mart Vak’ası vardır. Bir Hamam tellâkı, III: Ahmed’i ve bütün devrini devirecek ihtilali nasıl hazırlamıştır? Yine bir topçu neferi Kabakçı Mustafa’nın Üçüncü Selim’i ortadan kaldıran Nizam-ı Cedid ordusunu bozmaya kadar varan isyanı tertiplemeye nasıl muvaffak olduğunu hangi tarihçi düşünmüş, hangi eserde sonradan tetkik ve tahmin ile okuyanlara kanaat mesneti olacak tek bir satırcık olsun bırakabilmiştir? Kabakçı İsyanı yalnız Sadâret Kaymakamı Köse Musa Paşa ile Şeyhülislam Ataullah’ın himaye ve göz yummalarıyla mı meydana gelmiştir? Perdenin arkasında ecnebî nüfuz, para ve tahriki yok mudur?

Hamam tellâkının, Kabakçı’nın Hamdi Çavuş’un maskelediklerin kim olduklarını bilmek memleket insanının hakkı, araştırıp vesikalarla ortaya koymak da tarihçinin vazifesidir. Bunu yapmayan tarihçi günahkardır. Bunu yapmayan kitap tarih kitabı değildir.” Biz buna daha çok şey eklemek isteriz fakat buna şu anki bilgi seviyemiz müsaade etmiyor fakat şüphelendiğimiz bazı olaylar varsa da şunu söylemekle yetineceğiz.

Gerek Sultan Abdulaziz gerekse Osmanlı tahtının varislerinden Sultan Vahdettin’den önce gelmesi beklenen Yusuf İzzettin Efendi’nin Öldürülmesi veya intihar ettiğine dair birçok makaleler yazılmıştır. Özellikle Sultan Abdulaziz’in intihar etmeyip öldürüldüğü hakkında yazılmış en önemli eserler arasında sayabiliriz. Yine Ramazan Balcı’nın “Beyaz Atlının ölümü” isimli kitabı Sultan Abdulaziz’in nasıl öldürüldüğüne ışık tutmaktadır. Yine Sultan Abdulaziz’in oğlu olan Sultan Reşad’dan sonra tahtın varisi olan Yusuf İzzettin Efendi’nin ölümü ile ilgili iki farklı görüşü kitaplaştırıp yayına hazırlayan Tahsin Yıldırım’ın kitabı olan “Şehzade Yusuf İzzettin Efendi Öldürüldü mü? İntihar mı etti?” kitap bu konuda en önemli eserlerdendir.

Bu kitapları okuduğumuzda şöyle bir sonuç ortaya çıkmakta Türkiye’de İki farklı insan tipinin Osmanlı’nın son zamanlarında da olduğunu görüyoruz. Bugün yakın tarihimizde olan hadiseler gizlenilmeye çalışılmaktadır. Bu gizlenilme yeni kurulan devletin kendini koruma refleksinden öte daha derin manalar taşıdığı olayın içine girdikçe anlaşılmaktadır. Bu nedenle günümüz insanları yakın tarihimizdeki olaylara biraz daha duyarlı olurlarsa günümüzde de devam eden hadiselerin sebeplerinin anlaşılmasında önemli ipuçlarını bulacağı kanısındayız.

Sultan Abdülazîz Han; Sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Şeyhülislâm HayrullahEfendi ve Midhat Paşanın gizli çalışmaları neticesinde 30 Mayıs 1876’da tahttan indirildi. Hüseyin Avni Paşanın ayda yüz altın lira maaşla Fer’iyye Sarayına bahçıvan adıyla aldığı Cezayirli Mustafa, Yozgatlı Mustafa Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmed adlı pehlivanlar tarafından 4 Haziran 1876’da şehit edildi. Fakat intihar süsü verilerek olayın üzerine gidilmedi. Bize okutulan tarih kitaplarında olayın intihar olduğu yazılı idi. Nitekim hala birçok tarih kitaplarında olayın intihar olduğu iddia edilir. Sultan Abdulaziz öldürüldüğünde yani saldırı esnasında Yusuf Suresi’ni okumaktadır.

Hal böyle iken nasıl olurda yanında Kur’ân-ı Kerim olan ve Kur’ân-ı Kerim’de  Yusuf Suresinin okuduğu anlaşılan Padişah intihar edebilir ve bu tarih kitaplarında böyle ifade edilir? Akıl baliği olmayan çocuklara bile intihar etmenin günah olduğu, cehenneme gideceği ifade edilirken Osmanlı Padişahı, İslâm imparatorluğunun bir padişahı buna cesaret etsin buna kargalar güler. Nitekim aşağıdaki Kur’ân-ı Kerim âyetini Sultan’ın bilmediğini kim iddia edebilir.

 

4 / NİSA – 29-30 :Ey îmân edenler! Birbirinizin mallarını bâtılla (haksız yere) yemeyin ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaret başka ve kendinizi de öldürmeyin (intihar etmeyin). Hiç şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir. Bunu kim yapar düşmanlık ve zulmederse, onu ateşe sokarız.,

Yılmaz Öztuna’nın “Bir Darbenin Anatomisi” adlı kitabında Abdülaziz’in nasıl

Öldürüldüğünü bütün ayrıntılarıyla anlatıyor:

Katillerin isimleri: Cezayirli Mustafa, Yozgatlı Mustafa ve de Boyabatlı Hacı Mehmet.adlı üç pehlivan.Yılmaz Öztuna, kanıtlarını büyük ölçüde kendisinden önce yazmış Osmanlı tarihçilerine (Cevdet Paşa, İbnülemin Mahmut Kemal falan) fakat esas olarak Yıldız Mahkemesi tutanaklarına dayandırıyor.

Tarihçi Yılmaz Öztuna öyle detaylar veriyor ki kitabında sanki bir tarih kitabı değil de bir tarih filmi seyrediyor hissine kapılıyorsunuz. Mesela Serasker Hüseyin Avni Paşanın metresi! Arz-ı Niyaz Kalfa, odaya girmeden, “intihar etti” diye bağırması, gibi bir çok detayları dakikası dakikasına veriyor.

Hüseyin Avni paşa doktorlara, cesedin kollarından başka hiçbir yerini göstermiyor Cenazeyi yıkayan Sultanahmet Cami imamı, iki dişinin kırık, saçının ve sakalının yolunmuş, göğsünde de büyük bir çürük olduğunu söylüyor. Ölüm raporu cesede bakmadan yazılıyor, fakat Hüseyin Avni ilk üç raporu beğenmediği için, içlerinde “intihar” teşhisi bulunmadığı için yırtıyor!

Sol bileğinde üç santim derinliğinde kesik olan adam, o elle sonra sağ bileğini de nasıl kesmişti? İntihar eden “radial” damarı keser, en dipteki “cubital” damarı nasıl kesebilmişti? Gibi inanılmaz detaylar var.

 

Sultan Abdulaziz’in oğlu Yusuf İzzettin Efendi’nin öldürülmesi ile intihar etmesine biz katılmıyoruz.. Neden katılmadığımızı aşağıda ifade etmeye çalışacağız. Şehzade Yusuf İzzettin Efendi Öldürüldü mü? İntihar mı etti? İsimli kitaptan bazı bilgileri sizinle paylaşacağız bu bilgileri sizlerde diğer bilgilerle bir araya getirdiğinizde bizim neden o sonucu çıkardığımızı siz de anlayacaksınız.

Murat Bardakçı’nın Şahbaba adlı kitabında belirtildiğine göre 1966 yılında ölen Abdulkaziz’in torunlarından Tevhid Efendi, Yusuf İzzettin Efendi’nin kızı Mihrişah Sultan’a şunları anlatır: “...Zincirlikuyu’daki köşkte her gece dört doktor kalırdı. Harem ağalarından biri, “ bu gece hanımların eğlencesi var, oyuncularla sazendeler gelecek. Efendi Hazretleri (Yusuf İzzettin Efendi) zaten erkenden odalarına çekilecekler, dolayısıyla sizin kalmanıza lüzum yok” diye doktorları evlerine göndermiş. Akşam çengilerle saz heyeti geldi. Geç vakte kadar musiki yapıldı. Gece Efendinin odasında garip bir sessizlik olduğunu fark ettik ve içeri girdik. Efendi bilekleri kesilmişi kanlar içerisinde yatıyordu. İşin garibi duvarlar da kan içindeydi. Odada sanki bir mücadele olmuştu. Üstelik aylardan Şubat’tı, hava buz gibi soğuktu ama pencere ardına kadar açıktı ve penceredeki ağaçlardan biri pencerenin önüne kadar yükseliyordu...” diğer detayları yazmıyoruz.

Çok önemli detaylardan birisi de yine bu kitapta Yusuf İzzettin Efendi’nin özel doktorluğunu yapan Bahaettin Şakir hakkında şöyle bir cümle geçmektedir: “ Onun Bahaettin Şakir tarafından katl olunduğu nazariyesine gelince bu çürüktür...” diye karşı çıkan Yusuf izzettin Efendi’nin İntihar ettiğini savunan Ercüment Ekrem Talu, Dr. Bahattin Şakir’in İttihat Terakki’nin önemli yöneticilerinden biri olduğunu göz ardı etmektedir.

Yine Sultan Abdulhamid hatıratında Dr. Bahaettin Şakir ile ilgili düşünceleri şu şekilde ifade eder:

“Ahmet Celalettin Paşa’nın Mısır’da Ali Kemal Bey’den aldığı bir mektubu görmüştüm. Bu mektup her halde Yıldız evrakı arasında saklıdır. Kimin nereden para aldığını isim isim yazıyordu. Bu mektupta Dr. Ahbullah Cevdet, Dr. İshak Sükûti, Dr. Bahattin Şakir, Dr. Nazım, Dr. İbrahim Temo’nun Fransız ve İtalyan localarına bağlı olduklarını ve bu locaların yardımı ile yaşadıklarını, hatta memleketteki ailelerine dahi bu localar eliyle para gönderildiğini yazıyor ve bunların vesikalarını gönderiyordu.  Fakat mason locaları, bütün takiplerimize rağmen , “İttihat ve Terakki”ye bağlı subayları harekete geçirince, bu avare insanlar birer bayrak haline geldiler. İşte Jön Türk’ler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hikâyesi de budur…” diyerek ittihat ve Terakki dış destekli bir örgüt olduğunu ifade etmektedir.

Nitekim ülkeyi padişahın mutlakiyetçi idaresinden kurtaracağız diyerek Sultan Abdulhamid’i mason ve emperyalist işbirlikçilerinin desteği ile tahttan indirerek Osmanlı’yı görünürde padişahların ama perde arkasında dış güçlerin kontrolü altındaki İttihat Terakki’nin sultası idare etmeye başlamıştır. Nitekim bu sözde partide ipler Enver, Talat, Cemal Paşalar, Halil (Menteşe) Bey, Bahattin Şakir, Dr. Nazım ve Cavid Bey'den oluşan çetenin elindeydi. Nitekim l. Dünya Savaşı'na girme kararı, ilk dört adam tarafından partiye, hükümete ve Padişah'a danışılmadan alındı.

 

Burada bir şeyi ifade etmekte yarar var. İttihat Terakki’nin içindeki bütün unsurları ihanet çizgisinde görmek ve bu kişiler hakkında sui zanda bulunmak doğru değildir. Ama bu durum onların suçsuzluğuna mazeret teşkil etmez. Memleket idaresine soyunan bu aydın geçinen güruh, bakkal dükkanının idaresine soyunmadıklarının farkında olmaları ve etrafındaki insanları ve onların arkasındaki unsurları görme yeti ve becerisine sahip olmaları gerekir. Çünkü bu bir sorumluluk ve vebal gerektiren bir olaydır. Bunlar Osmanlı’nın dinine düşman mason ve düğer unsurlarla işbirliği yapmışlardır. Bir atasözü vardır körle yatan şaşı kalkar diye ya da kıratın yanında kalan ya huyundan ya suyundan etkilenirmiş.

 

İşte bu daha önce Genç Osmanlılar daha sonraki adları İttihat Terakki olan bu çetenin üyeleri masonlarla, Osmanlı Devleti’nden kopmak isteyen Sırp, Yunan, Ermeni, Arap, Arnavut ihtilâlcilerle, dahası Osmanlı Devleti’ni yıkmak isteyen emperyalist Batı Avrupa ülkeleriyle işbirliği yapmışlardır. Bunu bilerek yapan pirincin içindeki beyaz taş olan münafıklara bu bağlamda diyecek bir şey yok ama günümüzde de bu zihniyetin örnekleri olan bu güruhun gafleti hoş görülebilir mi?

 

Gelelim Sultan Abdulaziz’in öldürülme sebebinin perde arkasındaki sebeplerine: Abdulaziz Han tahta çıktığı zaman, Masonların ve Emperyalist Batı ülkelerinin güdümüne girmiş ve kendilerine Jon Turk (Genç Turk) denilen güruhun devletin içten çökertilme faaliyetinin had safhaya ulaştığı bir devredir. Bunlar ekseriyetle- Fransa’da tahsil görmüş ve orada hususi bir şekilde misyonerler tarafından sinsice yetiştirilerek yukarıda Sultan Abdulhamid’in ifade ettiği gibi zafiyetlerine göre ele geçirilmiş Osmanlı görünümlü bir misyonerler topluluğu idi. Memleket, dıştan maddi istilaya uğrarken, içten de manevi bir tahribata maruzdu. Tanzimat Fermanı ile misyonerlik faaliyetleri artmış, basta Ermeniler olmak uzere Hıristiyan azınlıklar üstündeki tahrikler çoğalmıştı.

Bu bahsettiğimiz Siyonist gurubun faaliyetleri daha sinsi ve Sanki Osmanlı’nın çıkarlarını korumak için faaliyet gösteriyormuş görünümünde olan Osmanlı aydınlarını kendi emellerini gerçekleştirmek için ön plana iten ama kendileri daha geri planda kalıp her an rüzgâr gülü gibi her yana dönen hiç kimseye dost olmayan ama dost görünen ama asla asimile olmayan, pirincin içindeki beyaz taş misali gurubun faaliyetleri daha tehlikeli bir boyutta seyrediyordu.

Nitekim bu kesimin özelliklerini Ilgaz Zorlu ( Kendisinin de bu kökenden olduğunu gizlememektedir) ” Ben Selanikliyim” isimli kitabında şu şekilde bahsetmektedir. “Türkiye mozaiğini oluşturan topluluklar içinde en az bilinenini ve en kapalı olanı kuşkusuz ki sabetaycılardır. Mistik Mesih Sabetay Sevi’nin öğretisini takip eden dışta Müslüman içte ise kabalistik bir Yahudi yaşamını devam ettiren....”  Yine bu kitapta İttihat ve terakki adlı bu partiden şu şekilde bahsetmektedir. “ Sabetaycılar özellikle İttihat Terakki’den günümüze dek Türk Siyasi Hayatı’nın vazgeçilmez unsurlarından biridirler. Önemli pek çok siyasi aktör sabetaycı kökenlidir...”

Yine bu kitapta bu kesimin devlet kurma fikrinin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili tespitleri şu şekildedir: “ Osmanlı topraklarına Fransız ihtilali sonrası giren milliyetçilik fikirleri tüm milletler üzerinde etkili olmuştur. Yunanlıların egemenlikleriyle doruğa çıkan merkezden ayrılma fikirleri, altı asırdır beraber yaşayan farklı unsurlar arasında kin, hırs ve savaşlara yol açtı. Her millet kendi devletini kurmak istiyordu. Yahudiler 400 yıla yakın Osmanlı topraklarında yaşamakta idiler. Sık sık yaşanan pogromlar ve soykırımlar yüzünden Yahudi cemaatleri yok olmakta  zorunlu göçlere tabi tutulmaktaydılar. İşte bu Yahudilerin bu yurt sahibi olmalarını temel alan Siyonizm bu bağlamda ortaya çıkmıştır...”

“ Tabi batı kökenli olan siyonizmin ilk başlarda Osmanlı Yahudileri için bir belirleyiciliği olmamıştır. Fakat zamanla imparatorlukta yaşanan kargaşaya paralel olarak, özellikle batı ile teması olan cemaatlerin bu fikirlerden etkilenmesini beklememek yanlış olacaktır. Alliance okullarıyla Osmanlı Yahudileri bu fikirleri tanımaya başlamışlardır. Merkezi yönetime karşı başkentten uzak olan Selanik’e giderek güçlenen İttihat Terakki harekâtı, bu kente önemli nüfusa sahip olan Yahudi ve sabetaycı cemaatlerin desteklerini kazanmakta gecikmemiştir. Özellikle İslamcılık siyasetinin giderek etkisini kaybettiği bir sırada başlayan kimlik arayışları,  Osmanlılık fikrinin iflasıyla beraber ister istemez milliyetçi düşüncelere dönüştü.  1908 harekâtı sonrasında yaşanan karışıklık, Yahudi burjuvazisinin desteğindeki İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesine yol açtı...”

Kitabında çok önemli tespitlerde bulunan ve bu cemaatle ilgili çok gizli ayrıntılara yer verecek kadar bilgi birikimine sahip bu yazarın bu cemaatin faaliyetlerini Osmanlı’da yaşanan kargaşa ve kaos ortamının sebeplerinden birisi değil de sonuçlarından birisiymiş gibi göstermeye çalışması bize pek inandırıcı gelmedi. Osmanlı, Yahudileri Avrupa da yaşanan birçok soykırımdan kurtararak kucak açmasına rağmen bu kesimin Siyonist emelleri olan unsurları, Osmanlı’nın düşmanlarıyla işbirliği yapmaktan onlara stratejik destekler vermekten vazgeçmemiştir. Nitekim Fatih Sultan Mehmed’in zehirlenme hadisesinde zehirleyen doktorun Bu cemaatten olması ve bunu Papa’nın emriyle gerçekleştirmiştir. Hatta Yavuz Sultan Selim’in sirpençe hastalığından değil de bir sefer esnasında Yahudi doktoru tarafından zehirlenerek öldüğünü Cemal Kutay “Sohbetler” isimli kitabında ifade etmektedir.

Burada yanlış anlaşılmasın bir kesime düşmanlığı körüklemek değil, niyetlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktır. Bu niyet nedir? İşte günümüzde olayların ve dökülen kanların arkasında da bu niyet gizlidir.

Bu niyet  Chrıstıan Jacq’in Hiram Usta ve Süleyman Peygamber isimli kitabından anlaşılmaktadır: Hz. İbrahim Peygamber’in İsrail kavmi için seçtiği, Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman iç çatışmalarla paramparça olan İsrail’i birleştirdiği ve Kudüs kayasının üstüne bir tapınak inşa ettiği bu topraklar Siyonistlerin gizli emellerine temel teşkil etmektedir.. Bu tapınağı Süleyman (AS)’ın gizemli güçlere sahip olduğu iddia edilen Hiram adı verilen bir ustaya yaptırıldığına inanılmaktadır. Bu gün Hiram adının bu kavim arasında yaygın olmasının sebebinin bu olması muhtemeldir.

İşte asıl mesele Hz. Davud (AS)’ın ilk başkenti olduğuna inanılan Kudüs şehrinde bu tapınağın kalıntılarına benzerinin inşa edilme gayretleri ve Büyük İsrail devletinin kurulması için küresel güçlerin bu coğrafyada sudan sebeplerle cirit atmasıdır. İşte bu devletin sınırları nerde başlamakta nerde bitmektedir. Bu sorunun cevabı ortaya çıktığında Türkiye’nin de dahil olduğu bu coğrafyada ki sıkıntıların kaynağının ne olduğu konusunda ipuçları ortaya çıkacaktır.

Bu kurulacak olan Büyük İsrail devletinin sınırları içerisinde Türkiye’de yer almaktadır. Hz. Musa’nın İsrail kavmini Mısır’dan çıkarıp Firavun’un zulmünden kurtardığında bu kavim Hz. Musa’nın Allahû Tealâ’dan aldığı bir emri yerine getirmediği için iki nehir arasındaki Konya ovası kadar topraklarda 40 yıl hapis kalıyorlar. Hz. Musa ölüyor  sonra emre itaat etmeyen kuşak ölüyor Allahû Tealâ ikinci kuşağın bu topraklardan çıkmalarına Hz. Harun (AS) önderliğinde müsaade ediyor. İşte bu toprakların kutsal topraklar olduğuna inanılmaktadır. Bu topraklar Türkiye sınırları içerisinde yer alan Dicle ve Fırat arasında kalan topraklardır.

Buradan tekrar konumuza dönecek olursak yani Sultan Abdulaziz dönemine: Düşmanlarına karşı harbi göze almaktan çekinmeyen, bu maksatla ordu ve donanmayı dünyanın en ileri seviyesine çıkarmaya çalışan Sultan Abdulaziz’in devri, Tanzimat’la başlayan yılgınlıktan milletçe silkinip doğrulma temayüllerinin bir başlangıcı olmuştu. O’nun faaliyetlerinin ana hedefi Tanzimat’la açılmış bulunan batılılaşma hareketlerine yüz vermeyerek, kendi milli ve dini hüviyetine sadik kalmak ve bu yolda ilerlemekti.

Nitekim bu padişahın devrinde,  Fransız medeni kanunu aynen tercüme edilip alınarak, Müslüman teb’aya tatbik edilmesi gibi temayüller belirmişti. Sultan Abdulaziz, bu hareketi, devrinin büyük alimi olan Ahmed Cevdet Pasa ile elele vererek İslam hukukundan yapılmış bir medeni kanun demek olan Mecelle-yi Ahkam-i Adliyye’yi kisaca "Mecelle" denilen büyük kanun metnini ortaya çıkararak önlemiştir.


Donanmasının Kızıldeniz’deki bolumu, Endonezya’yı ezmeye giden İngiliz donanmasının onunu kesmiş, O’nu geri dönmeye mecbur bırakmıştı. Gerçekten de denizciliğe o kadar ehemmiyet vermişti ki, O’nun zamanında Fransız gemilerinin Haliç tersanesinde muvaffakiyetle tamirinden dolayı III. Napolyon bir teşekkür mektubu göndermişti. Burada Sultan Abdulaziz’in ölüm sebeplerinden birisi ortaya çıktığını fark etmişsinizdir. Sultan Abdulaziz’in donanmaya verdiği önem ve bunun da İngilizlerin emperyalist emelleriyle çatıştığıdır. Bunu niçin söylüyoruz Sultan Abdülaziz’i öldürülmesinde parmağı olduğu için Sultan Abdulhamid’in kurduğu Yıldız Mahkemesinde yargılanan Mithad Paşa’yı kurtarmak için İngilizlerin tehdit de dâhil her türlü yönteme başvurmalarıdır.

Burada Hüseyin Avni Pasa, 1871’de görevinden azledilip rütbeleri sökülerek Isparta’ya gönderilmesi. Daha sonra da Mahmud Nedim Pasa tarafından seraskerlikten de azledilmesi sebebiyle «Kinim dinimdir!» diyerek ifade eden Hüseyin Avni Pasa, Sultan’ın hal’ edilmesi yanında O’nu öldürmeği de düşünmesini tarihçiler günümüze kadar Sultan’ın öldürülme gerçek sebebiymiş gibi gösterme çabalarını anlamakta zorlanıyoruz. Görünürdeki sebep bu olsa da bu mevcut durumu özellikle İngiltere başta olmak üzere Haçlı ve  Siyonist ittifakı bu fırsatın üzerine balıklama atlamış ateşi elleriyle tutmaktansa Hüseyin Avni Paşa gibi ahlaksız bir despot, Mütercim Rüşdü Paşa, Allah’ın emirleri yerine para ve mevkinin emrine giren şeyhülislam gibi maşaları  kullanmayı tercih etmişlerdir.

Burada şu tespitte bulunmak da fayda var. Bu insanların hepsini aynı amaçlar etrafında birleştirmek ve hepsini bu Siyonist  planın bir  parçası gibi göstermek doğru olmayabilir . Bunların içinde para ve mevki için Sultan Abdulaziz’e ihanet edenler olduğu gibi kinlerinden dolayı ki Hüseyin Avni Paşa bunlardan birisidir. Osmanlı Devletini yıkmak gibi bir niyeti olduğunu sanmıyoruz. Nitekim Mthad Paşa’nın Meşrutiyeti getirme çabalarına engel olmuştur. Bu engeli de Sultan Abdulaziz’in kayınbiraderi olan Çerkes Hasan’a Hüseyin Avni Paşa’yı öldürterek ortadan kaldırdıklarına inanıyorum. Bu dörtlü çetenin üyesi olan Midhat Paşa’nın ise İngiliz ve mason taraftarlığının hangisinin ağır bastığının sorgulamasını konunun uzmanlarına bırakıyorum.


Mutercim Rusdü Pasa, iki sefer sadarete, uç defa da seraskerliğe getirilmesine rağmen su-i halinden dolayı azledilmişti. O da menfaatinin kesilmesi sebebi ile padişaha kin bağlamıştı.

Hayrullah Efendi’ye gelince, Ruşdü Paşa’nın himayesi ile getirildiği Şeyhülislam’lık makamından bir ay gibi kısa bir zamanda azledilmesi, onun da padişaha karşı kin bağlamasına sebep olmuştu.

Bu dörtlü çete grubu, talebeleri kışkırtarak nümayiş yaptılar. Padişah, kan dökülmemesi için yine bunları is başına geçirdi. Böylece ihtilalciler, istedikleri yere ulaştılar. Is padişahı hal’ etmeğe kaldı.


Hüseyin Avni Pasa, pehlivanlardan uç kişiyi Fer’iyye Sarayı’nda mahsus bahçıvanlıkla vazifelendirdi. 4 Haziran 1876 sabah sularında odasına girdiler. Abdülaziz Han, bir müddet onlara karşı koydu. Cinayete intihar süsü vermek için O’nun bileklerinin damarlarını kesen zorbalar, hiçbir sey yokmuş gibi gizlice islerinin başına döndüler.

Tertiplediği katlin neticesini almak için Hüseyin Avni Pasa, saraya geldi. Yaralı Sultan’ı saray karakolunun kahve ocağına götürülmesini emretti. Henüz can çekişen Sultan’a doktor müdahalesini geciktirdi. Mazlum Sultan, caniler çetesi Hüseyin Avni, Mithat ve Rusdu Paşalar’ın gözleri önünde şehiden vefat etti

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, amcası Abdülazîz Hanın şehit edilmesi ilgili görüşleri:

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, amcası Abdülazîz Hanın şehit edilmesiyle ilgili olarak el altından soruşturmaya başladı. Bizzat veya vâsıtalı olarak yaptığı soruşturma neticesinde amcasının iddia edildiği gibi intihar etmeyip, sûikastle öldürüldüğü kanaatine vardı.

Bir mahkeme kuruldu Otuz ikinci Osmanlı Pâdişâhı Abdülazîz Hanın tahttan indirilerek şehit edilmesine sebep olanları yargılamak için kurulan mahkeme. Yıldız Sarayı yakınındaki Malta Karakolunun yanında kurulan bir çadırda görüldüğü için bu ad verilmiştir.

Karara göre; Abdülazîz Han tahttan indirildikten sonra kaldığı Fer’iyye Sarayının bahçıvan ve bekçileri Pehlivan Mustafa, Cezayirli Pehlivan Mustafa ve Boyabatlı Pehlivan Hacı Mehmed ile Mâbeynci Fahri Bey, Ali Bey, Necib Bey, Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa ve Dâmâd Nûri Paşa îdâma, Seyyid Bey ve İzzet Bey onar sene hapse mahkûm edildiler. Cinâyete ortak olduğu anlaşılan, fakat cezâsı tespit edilmemiş olan Midhat Paşa da kendisini savundu. Mahkeme heyeti karar için çekildi. İkinci reis Hristo Forides tekrar celseyi açarak, Midhat Paşanın da îdâma mahkûm edildiğini, temyiz yolunun açık olduğunu, îtiraz için sekiz gün mühlet verildiğini açıkladı.

Abdülazîz Hanın öldürülmesinde eli bulunanlardan Hüseyin Avni ve Kayserili Ahmed Paşalar mahkemeden önce öldükleri için haklarında işlem yapılmadı. Midhat Paşa 6 Temmuz 1881’de temyize başvurdu. Temyiz Mahkemesi Midhat Paşanın îtirâzını görüşerek taleplerinin reddine karar verdi. Mahmûd Celâleddîn ve Nûri Paşaların cezâlarının hafifletilmesinin kararı ile Temyiz Cezâ Dâiresinin tasdikine âit iki îlâm Adliye Nezâretine gönderildi. Adliye Nâzırı Ahmed Cevdet Paşa ve başvekil ünvânıyla Sadrazam olan Küçük Saîd Paşa da îlâmları göndererek Vekiller Heyetinde “görüşülmesini istedi. Vekiller Heyeti toplanarak felâketlerin kaynağının Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesi olduğunu, ayrıca mahkeme kararlarını değiştirmeye selâhiyet ve lüzum olmadığını, cezâların affı veya hafifletilmesinin Kânûn-i Esâsîye göre pâdişâhın yetkisi dâhilinde olduğunu belirtti.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, bakanlar dışında birçok devlet adamının katılmasıyla bir heyet toplayarak mahkeme kararlarının aynen tatbiki veya değiştirilmesi hakkında tek tek tekliflerinin bildirilmesini istedi. 9 Temmuz günü Yıldız Sarayında eski sadrâzamlardan Safvet Paşanın başkanlığında toplanan 25 kişilik heyetten 15 kişi kararların aynen uygulanmasını, 10 kişi ise cezâların hafifletilmesini istedi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, heyet üyelerinin yazılı mütâlaalarını tek tek inceledikten sonra kendi yetkisine dayanarak îdâm cezâlarının hepsini ömür boyu hapse çevirdi. Sivil ve askerî rütbelerini, nişanlarını ve madalyalarını kaybeden mahkûmların on birinin de cezâlarını Hicaz eyâletindeki Taif Kalesinde çekmeleri kararlaştırıldık. Mahkûmlar cezâlarını çekmek üzere Taif’e gönderildi. Böylece Osmanlı târihinde karanlıkta bırakılmak istenen bir cinâyet de aydınlığa kavuşturuldu.

Sultan Abdulhamit hatıratında “Sultan Abdülaziz Öldürülmüştür. der


”Ortada, uydurulmamış, herkesin bildiği, belli bir olay vardı ki o da rahmetli amcamın kanlı ölümü idi. Sultan Abdülâziz intihar mı etti, yoksa onu şehit mi ettiler? Ben hâlâ o inançtayım ki Aziz amcam intihar etmiş değil, öldürülmüştür. Önce, doktor raporu o kadar lastiklidir ki dünyanın her yerinde en büyük tıp bilginleri tarafından tartışılabilir.
intihara kalkışan bir kimse, iki kolunun damarlarını birden nasıl kesebilir? Bunu daha o zaman, doktorlar ortaya koymuş, yazarlar kitaplarına geçirmişti.” demektedir.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, amcası Abdülazîz Hanın şehit edilmesiyle ilgili olarak el altından soruşturmaya başladı. Bizzat veya vâsıtalı olarak yaptığı soruşturma neticesinde amcasının iddia edildiği gibi intihar etmeyip, sûikastle öldürüldüğü kanaatine vardı. Olayın resmî olarak soruşturulmasını istedi. Sultan Abdulhamid hatıratında kurulan mahkeme ilgili aşağıdaki ifadelere yer vermektedir: “Mahkeme, açık yapıldı. Muhakeme usulleri dışına çıkılmamıştır. Tanıklardan başka, bazı suçluların itirafları da var. Cinayet ve temyiz mahkemelerinin bu kadar önemli bir davada hak ve adaletten uzaklaşacak kadar vicdansız ve pervasız üyeleri ve kurulları bulunduğunu ileri sürmek, içlerinde Mithat Paşa'nın da bulunduğu bütün milleti aşağılamaktır! Adalet mercilerinden geçmiş olan bir hükmü, bir de vezirler, devlet adamları ve din bilginlerinden kurulu bir fevkalâde Heyet'e inceleterek fikirlerini istedim. Hiç kimseyi madde ve manâ olarak baskıya almamış olduğum da içlerinden bazılarının, büyük bir özgürlükle fikirlerini söylemiş olmalarından bellidir. Dikkat olunursa, bunların arasında şahsıma bile söz dokunduranlar oldu. Böyle olduğu halde, toplanan oylar, hüküm giyenlerden yana bir çoğunluk sağlayamamıştı. Ben bu konuda mahkemelerden de, vezirler, devlet adamları, din bilginlerinden kurulu fevkalâde Heyet'den de insaflı kalarak hükümlülerin hayatlarına merhamet ettim: idam hükmü hiçbiri hakkında uygulanmadı.”

Sultan Abdulaziz’in öldürülmesi Hakkında Diğer Görüşler

 

4 Haziran 1871 pazar günü Sultan Abdülaziz, Feriye Sarayı’nın üçüncü katındaki odasında bilekleri kesilmiş olarak bulunur. İddialara göre sakalını düzeltmek için annesinden aldığı makas ile intihar etmişti! Bu iddiayı kanıtlamak için Serasker Hüseyin Avni Paşa yerli ve yabancı doktorlardan oluşan 19 kişilik bir ekibe rapor hazırlattırır. Doktorlara Sultan Abdülaziz’in bütün vücudu gösterilmez, yalnızca bilekleri muayene ettirilir!

Pertevniyal Valide Sultan

 

Bunun bir intihar olduğuna başta annesi Pertevniyal Valide Sultan olmak üzere hiç kimse inanmaz. Evladının kanlı gömleğini ve giysilerini saklar.

Arzıniyaz Kalfa


Sultan Abdülaziz’in öldürüldüğü odaya ilk girenlerden Arzıniyaz Kalfa şu ilginç bilgiyi de bize sunuyor. Kanlar içindeki sultanın yanı başında Kur’an-ı Kerim açıktır. Saldırı esnasında Sultan, Yusuf Suresi’ni okumaktadır! Ne gariptir ki Hz.Yusuf da kardeşlerinin ihanetine uğramıştı ve O’nun hikâyesinde de bir kanlı gömlek vardı.

Tarihçiler

Tarihçiler, bir insanın her iki bileğini keserek intihar etmesinin mantıken mümkün olmadığına işaret ediyor.

Prof. Dr. Vahdettin Engin

 

Abdülaziz dönemiyle ilgili çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Vahdettin Engin, padişahın öldürüldüğü kanaatini yineliyor. Serasker Hüseyin Avni Paşa ile meşrutiyet arayışında olan Yeni Osmanlılar'ın bir olup Sultan'ı katlettiğini düşünen Engin, tarihin bu belgeler ışığında yeniden yazılması gerektiğini söylüyor. "Sultan Abdülaziz neden öldürüldü?" sorusunu ise şöyle cevaplıyor: "Abdülaziz'den sonra başa geçen V. Murad, aklî dengesi yerinde olmayan sağlıksız biriydi. Bunu herkes biliyordu. Onun başarısızlığı halinde başa yeniden geçecek ilk isim Abdülaziz olacaktı. Darbeciler bu ihtimali göz önünde bulundurarak padişahı katletti." padişahın kayınbiraderi Çerkes Hasan, bir süre sonra Hüseyin Avni Paşa'yı

öldürüyor. Bu cinayet de bize padişahın intikamını almak için yapıldığını gösteriyor." diye konuştu.

 

Tarihçi Yılmaz Öztuna

 

Tarihçi Yılmaz Öztuna “Bir Darbenin Anatomisi” kitabında Sultan Abdulaziz’in şehit edilmesi ile ilgili öyle detaylar veriyor ki sanki bir tarih kitabı değil de bir tarih filmi seyrediyor hissine kapılıyorsunuz. Mesela Serasker Hüseyin Avni Paşanın  metresi! Arz-ı Niyaz Kalfa, odaya girmeden, “intihar etti” diye bağırması, gibi bir çok detayları dakikası dakikasına veriyor.

 

 

İngiliz elçisi

 

Yine Sultan Abdulaziz’in intihar etmediği ve öldürüldüğü kanaati İngiliz elçisi bile dile getirmiş olup bununla ilgili olarak: “Haber duyulur duyulmaz kendim de dahil olduğum halde eski Padişah’ın vefat sebebi intihar olmayıp bilakis cinayet olduğuna şüphe eden bir fert bile yok idi desem caizdir” diyerek olayın cinayet olduğunu ifade etmiştir.

Mahkemeye ifade verenler arasında yer alan Sultanahmet Camii Vaizi Ömer Sait Efendi

Nitekim çağrılmış bulunan 19 doktor da cesedi muayene ediyorlar. Fakat, bu muayene sadece kol ve bilek kısmını muayene edilmesine müsaade ediliyor. Hüseyin Avni Paşa “ Bu cenaze Ahmet ağa, Mehmet Ağa değildir, bir padişahtır. Onun her tarafını açtırıp size gösteremem” diyerek genel muayene mani oluyor. Bunun sebebi Olaydan beş yıl sonra Sultan II. Abdülhamit döneminde cinayetle ilgili iddiaları araştırmak için soruşturma açıldığında bu giysiler mahkemede delil olarak kullanılır. Mahkemeye ifade verenler arasında yer alan Sultanahmet Camii Vaizi Ömer Sait Efendi, Sultan Abdülaziz’in cenazesini yıkarken sol memesi altında bir bıçak yarası gördüğünü belirtir. Gömlekte bu bıçağın izi bellidir!

İntihar olmadığını gösteren sebepler

Olay intihar değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithad Paşa ve arkadaşlarının işlettikleri bir cinayettir. Zira;   Evvela, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, makasla sol kolunun damarlarını kestikten sonra yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını kesmesi inanılmaz bir durumdur.
 
 İkinci olarak, koskoca Osmanlı Padişahının bu şekilde ölümü üzerine, şer’an ve kanunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin yapılması gerekirken, asla bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey denen birinden sorularak alel-acele sahte ölüm raporu hazırlanmıştır. Hüseyin Avni Paşa, muâyene taleplerini şiddetle reddetmiştir.

Darbeye, medreseli öğrencilerin katılımı nedeniyle “Softalar Darbesi” adı verildi. Ancak darbenin sonuçları, darbenin “softalar”ın kontrolünde olmadığını gösteriyordu. Aksine, darbe “masonik”ti; darbeden sonra ön plana çıkarılan mason Sadrazam Mithat Paşa, tahta mason biraderi 5. Murad’ı geçirmişti. Üstad-ı Azam Kemalettin Apak, Beşinci Murad’ın masonluğunu hakkında şöyle der:

 

“O vakıtlar henüz Veliahd olan 33. Osmanlı Padişahı Beşinci Sultan Murad dahi bu locaya (Fransız Ser Locası) kaydolmuş ve 18. dereceye kadar yükselmiştir.” (Kemalettin Apak, Türkiye’de Masonluk Tarihi, sf.24)

Sultan Abdulaziz’i Öldüren Perde Arkasındaki Güçlerim Amaçları

 

Tanzimat Fermanı'nın okunmasından I. Meşrutiyet'in ilanına kadar geçen dönem, Osmanlı tarihinde Tanzimat Dönemi olarak anılır.

Bu ferman sayesinde padişahların yetkileri meclislere ya da kişilere devredilmiştir. Buradaki amaç, iktidarı saraydan alıp bürokrasiye vermek ve devlet yönetiminde merkezileşmeyi sağlamaktı. Buradaki amaç bürokrasiyi ele geçiren Siyonist ve dış güçlerin maşaları padişahın iradesini ortadan kaldırarak Osmanlı imparatorluğunun parçalanma sürecini hızlandırmaktı. Peki Osmanlı’nın parçalanması kimlerin işine geliyordu? Başta İngiltere olmak üzere Siyonistler ve işbirlikçilerinin Her ne kadar V. Murat padişah gibi görünse de Hüseyin Avni Paşa, Mehmet Rüşdü Paşa, ve Mithat Paşa memleketi idare ediyordu. Ama Allahû Tealâ bu masonları ve hainleri bir İslâm imparatorluğunun idaresini bırakmaya niyetli değildi. V. Murat’ın akıl hastası olmasıyla bu dört silahşorlar memleketi idare etmeye başladılar fakat olaylar o şekilde gelişiyordu ki bu siyonist çetenin işleri umdukları gibi gitmiyordu. 

İlk önce Sultan Murat delilik emareleri göstermeye başladı. Daha sonra Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülâziz’in kayınbiraderi Çerkez Hasan tarafından öldürüldü. Hatta bu öldürülme hadisesinde çetenin diğer üyelerinin parmağı olduğu iddia edilir. Çünkü Hüseyin Avni Paşanın meşrutiyet taraftarı olmadığı çetenin diğer üyelerine karşı olduğu söylenir. Bu sebeple Çerkez Hasan Sultan Abdülâziz’in eşi olan kız kardeşi Sultan Abdülâziz tahttan indirildiğinde  hasta olması ve kötü muameleye tabi tutulması sonucu hastalığı daha da ilerleyerek ölmesi sonucunda yeğenlerinin hem annesiz hem babasız kalmasından dolayı belki de Osmanlı ordusunda yüzbaşı olması padişah olan kayınbiraderi sebebiyle geleceği parlak olan Çerkez Hasan bu duyguların da tesiriyle Hüseyin Avni Paşa’nın dahil olduğu toplantıyı basarak  iki kişiyi öldürmesi nasıl mümkün olmuştu.

Tamam Sultan Abdülâziz bir darbe sonucu öldürülmüştü ama darbenin lideri Millî Savunma Bakanı  olan Hüseyin Avni Paşa bir yüzbzşı tarafından öldürülsün hem de indirilen Padişahın kayınbiraderi ve kız kardeşi bu darbecilerin sebep olduğu olaylar sonucu öldürülsün böyle bir kişi elini kolunu sallayarak darbecilerin bir kaçını öldürsün ve bunda Mithat Paşa ve Onu desteklediği Siyonistler ve İngilter’nin parmağı olmasın hani bir reklam var fındığın faydalarını saydıktan sonra “yersen” diyor ya bizim milletimiz yıllardır bu masallarla büyütüldü.

Kısaca, İngilizlerin kuklası olan Midhat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve benzeri hırslı kişiler, kendi gayr-i meşru emellerine ters gördükleri Abdülaziz’i, İngilizlerin tahrikiyle şehid etmişlerdir

İngiltere açısından Hindistan yolunun güvenliği ve Rusya ile Almanya'nın denizlere açılmaması için, 1900 'lere kadar Osmanlının 'hasta adam' halinde yaşaması gerekiyordu.

Mithat paşa'nın Abdulaziz'i devirip önce V. Murad'ı, ardından II. Abdulhamid'i tahta çıkarması ile birlikte yeni Osmanlılar kısa bir ümide kapılmışlardı. Namık Kemal, Ziya paşa ve Şinasi'nin de bulunduğu bir komisyon, Kanun-i Esasi taslağını hazırladı. Ancak Abdülhamit, Mithat paşa korkusu nedeniyle 1877 de Rusya ile savaşı bahane ederek bu ilk anayasayı rafa kaldırdı. Mithat paşa ise önce sürgün edildi, ardından 1884'te, Abdulaziz'i öldürtmekle suçlandı ve Taif'te boğularak öldürüldü. Böylece 30 yıl sürecek istibdat dönemiyle birlikte, Jöntürklerin serüveni yeni bir safhaya girdi.

Siyonistler kendilerine Tevrat tarafından vadedilen bu topraklara ulaşmak amacıyla 19. yüzyıl sonlarında resmi girişimlere başladılar. 1897 yılında Basel’de yapılan 1. Siyonist Kongresi’nde Yahudi lider Theodor Herzl, Yahudi devletinin sınırlarını şöyle açıklamıştı:

Kuzey sınırımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar uzanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na; sloganımız Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır. Herzl, bütün dünya Siyonistlerinin vereceği destekten emin olarak kongrede şunları da söylemişti: Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer yüksek sesle söylersem bütün dünya bana güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu bilecek

 

Masonluk bu bölgede İttihat Terakki Cemiyeti’ne nasıl hizmet etti ise, bilahare Meşrutiyet’in ilanını müteakip bu cemiyet de Türk masonluğunun teşkilatlanıp gelişmesine öylece hizmet etmiş ve onun yükselmesine amil olmuştur. (Türkiye’de Masonluk Tarihi, Kemalettin Apak, s.41)

 

Osmanlı İmparatorluğunda Siyonist faaliyetler

Cemal Kutay’ın “Sohbetler” simli aylık mecmuasının 2. sayısında Masonluğa karşı Osmanlı’da ilk mücadelenin ne zaman olduğu konusunda şu bilgilere yer vermekte: “ Sadrazam Ali Paşanın devlete ait Fransızca resmi Lâ Turki gazetesini çıkarmak üzere getirdiği ve iki ayrı devrede 11 sene memleketimizde kalmış olan  Şarl Mismer, “Osmanlı Ülkelerinde ve İslam Âleminde Senelerim” adlı eserinde veriyor: Şarl Mismer’e göre Sultan Aziz’in 1867 senesinde Paris Dünya Sergisinin şeref misafiri olarak Fransa’ya yaptığı seyahat sırasında Masonların Osmanlı ülkelerindeki faaliyetinden bahseden bizzat Fransız İmparatoru 3. Napolyon’dur: Çünkü bu devrede Osmanlı Masonluğu İtalyan ve İngiliz Maşrıklarına daha yakındı. Halbuki Fransa Şarkta Katoliklerin hamisi sıfatıyla siyasi nüfuz kavgasına girişmişti ve gayesine erebilmek için her çareye başvuruyordu. Masonluğun o devre içinde nasıl siyasi hüviyeti olduğunu çok iyi bilen 3. Napolyon’un Padişahı ikaz etmesinden sonra Sultan Aziz maiyetinde Paris’e gelmiş olan Hariciye Nazırı Keçecizade Fuad Paşa’ya Masonluğun mahiyet ve gayesini sormuş “bunun gizli ve kökü dışarıda bir kuruluş” olduğunu anlayarak takip ve kapatılmasını istemişti.

Cemal Kutay,  “Osmanlı imparatorluğumuzda Masonluğa karşı ilk devlet hareketi böyle başlamıştı. İzmir’deki (Büyük Mahfil) in bu karardan sonra kendi kendine faaliyetini gizlediği sanılmaktadır” demektedir.

 

Osmanlı İmparatorluğunda Mason olan Padişah ve Devlet adamları

 

Büyük ihtimalle bugünkü masonlar tarafından basılan “İlk Türk Masonları ve Sultan Murat V” isimli kitapta Osmanlı Sultanı V. Murat’ın nasıl mason olduğu hakkında şu bilgiler yer almaktadır: “Veliaht Murat’ın mason olmasında Londra’da iken tanıştığı İngiltere Veliahtı Prens Edward’ın büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Prens Edward Veliaht Murat’a gönderdiği mektupta , “Buradaki mülakatımız sırasında size gizli bir cemiyetten bahsetmiştim ve bu cemiyet hakkında bazı izahat vermiştim. Hatta sizin de bu cemiyete dâhil olmanızın çok münasip olacağını söylemiştim. O zaman alelade bir tavsiyeden ibaret olan bu teklifimi şimdi size daha kuvvetle tavsiye ediyorum. Bu hususta size müracaat vuku bulacaktır. Sakın reddetmeyiniz” demiştir.

            Yine aynı kitapta V. Murat’ın hangi tarihlerde masonluğun üst derecelerine ulaştığı gibi birçok detaylara ve V. Murat’a diğer üstatlardan gönderilen mektuplar yer almaktadır. Bu mektuplardan birisi de Fransız Büyük Maşrık’ının Veliaht Murat’a gönderdiği mektupta mektup şu şekildedir:

                                               Fransız Büyük Maşrıkı, Paris, 1 Mayıs 1873

Haşmetli Veliaht Murat Efendi Hazretleri’ne

Çok kıymetli Kardeşim,

            Fransız Büyük Maşrıkı olarak, Konstantinopl Maşrıkı’nda sizin Proodos isimli bir Fransız locası’nda tekris edildiğinizi, çok büyük bir memnuniyetle öğrenmiş bulunmaktayız.

            Sizin üstün özellikleriniz ve mümtaz karakteriniz, masonik çalışmalarınız ve ilk üç dereceyi kazanmakta gösterdiğiniz arzu ve liyakat, bu derecelerin sembolik öğretilerini kavradığınıza işaret vermektedir. Eminim ki, sizi hür masonluk alemi en ateşli ve en nurlu bir azası olarak bağrına basacaktır.

Siz saygıdeğer Veliaht en içten sevgi bağlarımız bulunan bir toplumu yönetmek üzere, doğuşunuz icabı, bir tahtın basamaklarında ulunuyorsunuz. Tahta çıktığınız zaman büyük bir misyonu, yaşatacağınıza ve davranışlarınızla, kuruluşumuzun prensiplerine sadık kalacağınıza inanıyoruz. Tarih bize göstermiştir ki, antik çağlardan beri bu prensipler bir çok güzel ülkenin medeniyet düzeyinin süratle yükselmesinin başlıca nedeni olmuştur.

            Çok Muhterem Kardeşimiz, emin olunuz ki, gelecekte ki bu en ulvi, insani görevinizin başarıya ulaşmasında Fransız Büyük Maşrıkı’nın tüm kardeşleri yanınızda olacaktır.

            İşte bu düşüncelerle, çok muhterem kardeşimiz sizden,bu içten ve kardeşçe bağlılık duygularımızın kabulünü istirham ederim.

                                                                       Fransız Maşrık Konseyi Başkanı’nın izniyle

                                                                                   Dr. St Jean Genel Sekreter

 

Sonuç olarak; Osmanlı Padişahı olan V. Murad’ın 33. derece mason olmasına sebep olan insanlar ve bu insanların arkasındaki güçlerin İngiltere Kraliyet ailesinden bir prensesi Sultan Murad ile evlendirme gayretleri bu niyetin ne olduğu veya ne oldukları konusuna yeterli açıklık getirdiği kanısındayız..Yukarıda alıntılarla beraber kendi görüşlerimi ifade ettiğim satırları kısaca özetlersem Sultan Abdulaziz öldürülmüştür yukarıda saydığımız sebeplerden ötürü. Oğlu Yusuf İzzeddin Efendi öldürülmüştür. Sultan Reşad’dan sonra Osmanlı İmparatorluğunun başına geçecek olan ve yıllarca babasının öldürülme sebeplerini incelemiş bu olayın dahili ve harici aktörlerinin kim olduğu konusunda kafa yormuş, Yeni Osmanlılar, İttihat ve Terakki gibi mason teşekküllerinin niyetlerinin ne olduğunu sorgulayarak büyümüş bu padişah adayının iş başına geçmesine bu bahsettiğimiz unsurların yukarıda ifade edilen nedenlerden ötürü müsaade etmeyecekleri açık idi.  Günümüzde de bu insanların ve bu zihniyetin torunları olan İlluminatinin gayretleri bütün şiddetiyle sürmektedir. Gerisi laf ü güzâftır. 

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı