GEÇMİŞTEN GELECEĞE AÇILAN UFUKLAR

1468 readings

GEÇMİŞTEN GELECEĞE AÇILAN UFUKLAR.

 

Eskiler tarih tekerrürden ibaret derler, gerçekten öyle. İnsanlık sahip olduğu manevi değerlerden ne zaman uzaklaşmışsa o zaman yozlaşma başlamıştır. Yeni ufuklara yol almanın vaktidir diyerek, geçmişten bir yaprak sunmak isteriz. Konumuz Osmanlı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu. Nasıl bir ışıkla başlamış ve yücelmiş ,işte tarihin sayfalarında dolaşarak bunu görmek mümkün.Kısaca bir öykümüz var sizlere.

Nizam-ı Âlem olmuş bir imparatorluğun öyküsüdür bu. Nedir bu cihan şumül devletin sırrı. Sır açık ve kesin bir delili ortaya koymuştur. Bu imparatorluk Allah’ın emirleri doğrultusunda İslâm’ı yaşamış ve âleme sulh ve sükûnu sağlayarak nizam vermiştir.

 

Moğol istilasıyla dağılan Selçuklu Devleti’nden sonra Anadolu’da Türk-İslâm birliği parçalanmıştı. Moğolların Ortaasya’dan başlayan işgal ve istilaları karşısında mağlup ve perişan olan kitleler, batıya doğru  göç etmek mecburiyetinde kalmışlardı.

Bu bölünmüş olan kitleler bir otorite mevcut olmadığı için Anadolu’daki manzara bir kör döğüşüne dönüşmüştü. Anadolu’da Yunuslar,Hacı Bektaş Veliler,Mevlânalarla başlıyan tasavvufi irşad an’anesi  Şeyh Edebâli ile devam etmişti.

 

Şeyh Edebali birlik ve beraberliğin  oluşması  ve Anadolu’nun, içinde bulunduğu bu girdaptan kurtulması için çareler arıyordu. Anadolu’daki bütün beyliklerin birbirleriyle savaşmaları, O’na ümit vermiyordu. Dörtyüz atlısı olan ve uç beyliği yapan Oğuzların Kayı boyundan gelen Ertuğrul Gazinin beyliğinde bu ulvî cevheri bulmuştu.

Bu beylik kardeş kavgalarına iltifat etmeyerek yüzünü küffara çevirmiş ve İslâm’ın gazâ ve cihad ruhunu en güzel bir surette ve manevi bir heyecanla yaşıyordu.

Bütün bu olayların manevî cephesini bilen Şeyh Edebali Bilecik’te yerleşmeye karar verir ve burada bir zaviye kurar. Bilecik’te kurulan zaviyedeki manevî eğitime, Söğüt’te yerleşmiş olan Ertuğrul Gazi, oğlu Osman Gazi ve Kayı beyleri dahi katılırlar.

 

Osmanlı İmparatorluğunun bütün dünyaya nizam vereceğine dair manevî işaretini, Anadolu’da o yıllarda çoğu Horasan asıllı olan ve derviş gazi adını alan Hakk aşıklarından Ebdal Kumral’dan alır.

 Ebdal Kumral bir gün Ermeni derbenti denilen mevkide Hızır Aleyhisselâm’la karşılaşır. Hızır Aleyhisselâm Osman Gazi’yi kastederek:

“O yiğidin istikbali çok parlak” der,”Var bul onu ve müjdeyi ver!”

-Nasıl bir müjde?

-Yakında rüyasını görür.

-Sırrı bileydik,tabirini yapardık.  

-Tabir Şeyh Edebali’ye yakışır. Der Hızır As.

 

Bu müjdeli haberi ulaştırmak üzere Ebdal Kumral Şeyh Edebalinin Bilecik’teki dergahına koşar.

Sohbet başlamıştır Ebdal Kumral edebinden sessizce bir köşeye sokulur, diz çöker, kelimesini kaçırmadan şeyhini dinler. Sohbette Ertuğrul gazi, oğlu Osman gazi ve kayı boyunun idarecileride bulunmaktadır. 

Gözleri bu müjdeli haberin sahibini arar, işte Osman Gazi de oradadır. Şeyh Edebali “Kur’ân-Kerim’in hayat kitabımız, Rabbimiz hiçbir şeyi eksik bırakmamış bu kitapta, sözleriyle” başlar ve  o ilîm deryası konuştukça Ebdal Kumral’ın içini ılgıt ılgıt bir sıcaklık  kaplar. Gözlerinde Mevlâsına aşıkların parıltısıyla akan birkaç damla yaş. Kalbi adeta göğsüne sığmaz. Sanki bir deryaya dalmıştır, kendinin küçücük bir katre olamıyacak kadar küçüldüğünü hisseder.

Bu duygular içinde kaybolup giden Ebdal Kumral. Şeyhine Hızır As.haberini ulaştırmak için uygun zamanı kollar.

Şeyh Edebali sohbetlerine katılan Osman Gaziye :

- Gerçek zafer nefsini aşmak ve onun aldatmacalarına kanmamak,işte o zaman sahâbenin yaşadığı İslâm’ı yaşarsın.

Sohbette bulunan Osman Gazi hayranı olduğu Şeyh Edebali’yi dinlemiş, bu güzel sözler onu gerilere götürmüştü. Babası Ertuğrul Gazi ile birlikte gittiği Konya’da Mevlâna Hz. ilk karşılaşmasını hatırlamıştı. At sırtında Konya’ya girişlerinde Şeyh Edebali ile karşılaşmalarını, selâmlaştıktan sonra, Mevlâna Hz.dergahına nasıl ulaşabileceklerini soruşları yeniden gözlerinde canlanmıştı.

Şeyh Edebali Mevlâna Hz. evini tarif etmişti: “Dosdoğru gideceksin. Merkeze vardığında  çok güzel güller göreceksin.O güller seni yukarı doğru çıkaracak. Oradaki  en güzel sokağı bulacaksın. Ve sana gül kokuları gelecek bir yerden. İşte o yer, o sokağın ve Konya’nın en güzel evidir. İçinde Mevlâna Hazretleri yaşar.” Cevabını vermişti.Çocuk yaşlarındaki Osman’cık gözlerini Şeyh Edabali’den alamamıştı, Şeyh Edebali o gün gönlüne taht kurmuştur Osmancı’ğın.

 

Bu sevgi yıllar sonra tekrar filizlenip yeşerecek ve Edabali’nin talebesi olma şerefine götürecekti. Şu an buradaydı O’nun sözlerini karşısında manevî duygulara gark olmuş bir halde dinliyordu. Bu düşünceler şimşek hızıyla geçti Osman beyin aklından, sonra tekrar varlıklar âleminde olduğunun farkına vardı.

Şeyh Edebali’nin dergâhında geç saatlere kadar oturdular, sohbetler doyulmaz zevkteydi, bitmesin istenirdi bu güzel saatler; çünkü Allah’tan bahsedilmekteydi. Ama zaman yine her şeyin önüne geçti ve Osman Bey destur istedi gitmek için. Şeyh Edebali’nin  elini öperken,Edebali hz.gözlerini kısarak geceyi dinler ve sonra nedendir bilinmez “sabah ola hayr ola” der,”gelin kalın burada! Osman’cığın İtirazı ne mümkündür. “Başüstüne”der, baş eğer.

Derhal döşekler serilir, kandiller çekilir. Avludaki takunya tıkırtıları azala azala kaybolur. Ocaktaki meşe kütüğü çatırtıyla yanar, duvarda kızıl akisler oluşturur. Dolunay ak gölgelerle ilişir ılık zemine. Uzaktan uzağa ulumalar duyulur ve ıslık dilli bir rüzgar.

 

Osman Gazi kendine hazırlanan odada bulunan Kur’ân-ı Kerim’i görür ve uzanıp yatamaz. Bir köşeye bağdaş kurar. Okumaya başlar, bir ara içi geçer, Edebali hz. Koynundan çıkan bir nurun kendini kuşattığını görür, sonra vücudu çınara döner. Dallanıp budaklanır ve çok büyür. Yaprakları bulutlara varır, kökleri kıtaları tutar. Dağlar, ovalar,nehirler,şehirler….İnsanlar fevç fevç gelir gölgesine girerler. Huzurlu ve neşelidirler.

Osman Gazi rüyanın heyacanıyla gelir kendine. Avluda tıkırtılı takunyalar, su sesi ve şıngırtılı ibrikler. Derken müezzinin yanık sesi odayı doldurur. Mescide geçerler. Osman gazi rüyanın tesirindedir hala.

Yanına yaklaşan Ebdal Kumral sorar.”Ne oldu sana?”

-Bir rüya gördüm hocam.Garip bir rüya!  

-İyi ya,işte fırsat.Şeyhimize arzeyle.      

-Hata etmeyiz değil mi?

-Asıl arz etmezsen hata edersin.

Osman Gazi, hani o meydanlara sığmayan yiğit, Edebali Hz.’lerinin  yanında sesini çıkaramaz. Bırakın konuşmayı, nefes bile almaktan çekinir. Ama bu kez derdini söylese gerektir. Mahcup mahcup rüyasını anlatır. Edebali kısa bir tefekkürün ardından “Ey oğul ! sana müjdeler olsun!” der,”Göğsünden çıkan nur kızımdır (Bâlâ hatun). Seni kuşatması evleneceğinize işarettir. Ağaca gelince: Sen büyük bir devlet kuracaksın. Evlâtların adaletle hükmedecekler. Allahû Teâla seni ve neslini insanların İslâmla şereflenmesine vesile edecek.

Ebdal Kumral heyecanlanır, “Vallahi doğru söylüyorsunuz! Der,”Hızır As.’ın bildirdiği müjde bu olsa gerek!”

Aradan yıllar geçer. Anadolu’daki   çalkantılara rağmen Beylik büyümeye devam eder.

Osman Gazi ihlâslıdır, gayretlidir ama o bir aşiret reisidir halâ. Hoş dahasına da talip değildir. Zaman zaman beyliğin vebalinden bile çekinir. Ama Şeyh Edebali her zaman onun yanındadır.

Osman beyin yanında başka erenlerde vardır bunlardan biriside Dursun Fakih’tir. Dursun Fakih çok alîm görmüştür, ilîm meclislerinde bulunmuştur ama Şeyh Edebali Hz.’ne tâbî olduktan sonra gönül gözü açılmıştır. Akıllara durgunluk veren bir hafızanın sahibidir. Bir kere okuduğunu alır ezberine. Bunlar Allah’ın kullarına lutfu keremidir. Bu manevî cevherlerle Osman Bey imânının nasıl güçlendiğini, her an hisseder. O dağılmış bulunan beylikleri bir araya toplayacak, tekfurların zulmünden bizar olan halkada sulh ve sükûnu götürecektir.

 

Tekfurlar kadar Anadolu’da Moğollar tam bir bela olmuş, Anadolu Selçuklularını dağıtarak, sultanlarını tutsak almıştır. İnsanlar korku içinde ve karasızdırlar. Tutunacak sağlam bir dal, sığınacak müşfik bir bey ararlar. Ortalık beyden geçilmez, ama ilâhi adaleti sağlayacak ehîl bir bey gerektir.

O bey, Osman Gazi olacaktır. Sulh ve sükûnun gerçekleşmesi İlâhi  adaletle sağlanır. Şeyh Edebali böyle bilir böyle söylerdi, İlâhi adalet ancak konunun Ehliyle  sağlanır,

Bütün bu olaylarda Allah’ın muradı Şeyh Edebali Hz.ile yeniden insanları mutlu olmaya davetti. Hiçbir olay tesadüf değildi.

 

Anadolu’daki bu mutsuzluk tablosu Anadoluda’ki gönül erlerinden Dursun Fakih’i de üzmektedir. Bir çare arama noktasında Osman Gazi’ye çıkar.

“Beyim”der,” Evet bugüne kadar Selçuklu’ya sadık kaldık, ama Selçuklu kalmadı artık. Siz ne derseniz deyin, adınıza hutbe okuyacağım!”

-Adıma hutbe okumak mı? Hayır, Selçuklu’ya isyan edemem !

-Beyim bunu anlayın artık. Selçuklu diye bir şey yok gayri ve bundan böyle olmayacak!

-Bu büyük bir mesuliyet ama…

-“Çok sancı çektik. Şimdi, insanları bir bayrak altında toplayacak, güçlü manevîyatı olan bir sultan gerek, rüyayı hatırlayın işte o sultan sizsiniz. İnsanların bize ihtiyacı var. Sanırım vakit geldi” der ve çıkar beyinin adına  hutbe okur.

 

Dursun Fakih adı üstünde fakihtir(Fıkıh bilgini). Bilinen ilk Şeyhülislâm odur.Temelin atılmasında payı büyüktü.

Bu ulvî müjdelerle Osmanlı’nın açtığı bayrak, büyük evliyâullahın manevî kanatları gölgesinde yükseldi. Moğolların binbir zulümle kasıp kavuran istilası neticesinde bunalan Anadolunun mü’min insanı, Allah dostu olan gönül   insanlarının  kanatları altına koşarak huzura erdi; canlandı ve dirildi. Aksi halde bütün Anadolu, manevî kimliğini yitirmek tehlikesi ile karşı karsıya gelmişti.

 

Bu manevî kimlikle yücelen ve kurulan Osmanlı imparatorluğu 600 yıl 4 kıta 7 iklimde hüküm ferma oldu. Gittiği her ülkeye sulh ve sükun götürdü. İç işlerine mutsuzluk yaşayan ülkelerin imdadına koştu.

Bugün Osmanlının sisteminden örnek alan ülkelerin mevcudiyetini hepimiz biliyoruz. Ne yazık ki bizi bizden çok dikkatle inceliyorlar. Tarihimize altın sayfalar kazandıran ecdadımıza şükranla yâdediyoruz. Yeniden o kimliğimize kavuşup toplumların dîn, dil, ırk ayırımını yapmadan sulh ve sükûnun yaşanacağı bir dünya nizamının yeniden nasip kılınması tek muradımız.

 

Gönül Maraşlıoğlu

 

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı