Muhteşem Mutluluk

Muhteşem Mutluluk

1400 readings

“Muhteşem İmparatorluk”

Osmanlı ; tarihi cephesiyle yazılan çizilen, dizilere konu olan bir büyük devlet, büyük bir imparatorluk. Osmanlı bunca asır geçen tarihi üzerinden zaman zaman yeniden gündeme taşınıyor, konuşuluyor ve zaman zaman da hayali bir harem hayatı konu ediliyor. Harem (saray ve konaklarda kadınlara ayrılan bölüm) adından da anlaşılacağı gibi, Padişah ve ailesinin yaşadığı bir mekân. Bu nedenle yabancıların girmesine müsaade edilmemiş.

Göremedikleri harem yaşantısı üzerine hayal güçleriyle kitap yazan yabancı yazarların mevcudiyetini biliyoruz. Tarihimizle ilgili konularda, emin kaynaklardan bilgi almadığımız sürece bu hatalar bizler tarafından da hep yapılmaya devam edilecek.

Ecdada vefa borcum olduğu düşüncesiyle, bu konuda sağlıklı kaynaklardan okuduğum bilgileri yazıya dökerek sizlerle paylaşmak istedim. Caroline Finkel'in "Rüyadan İmparatorluğa" isimli kitabında İmparatorluğun kuruluşunun manevî rüya ile başladığı anlatılıyor.

İşte Manevî bir temel üzerine kurulmuş olan imparatorluğun gerçek öyküsünü bu satırlarda sizlerle paylaşmak üzere inşaallah yola çıkıyoruz. Hedefimiz yeni neslin tarihini gerçek cephesiyle tanıması ve öğrenmesi.

Osmanlı İmparatorluğu henüz kurulmadan Anadolu topraklarında durum nasıldı.

Anadolu Haçlı seferlerinden ve Bizans’ın baskısından bıkıp usanmış, Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra kısa bir süre sonra üstüne bir kâbus gibi çöken Moğollar’ın baskı ve zulümlerine maruz kalan halk artık huzur istiyordu. Türkler’in Anadolu sahnesine çıkışı ve dağılışında önemli ilk Tasavvuf Merkezi ; Asya’da bulunan “Horasan’dır.” Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâm’ın yayılmasında Horasan Erenlerinin çok büyük etkisi vardır.

Ayrıca Buhara, Merv, Semerkant gibi şehirler hem bu tasavvuf ekolünün büyüyüp geliştiği hem de fetih ruhuna sahip Alperen’lerin yetiştiği yerler olmuştur. Alperen’lerin piri ise Hoca Ahmet Yesevî hazretleridir.

Türkler’in İslâmiyeti kabul etmeleriyle başlayan tasavvuf anlayışı bugünkü tasavvufî anlayışların pek çoğunun aksine fetih ruhunu da getirmiştir. Fetihlerin ilk yıllarında Anadolu’ya yönelen Ahmed Yesevî’nin talebeleri ordulardan önce halkın arasına katılmışlar, onların gönüllerini İslâm’a ve Türkler’e ısındırmışlardır.

Anadolu’ya yerleşmiş olan Horasan erenleri, kurdukları tekke ve zaviyelerde verdikleri manevî eğitimlerle, toplumun ahlâkî yapısını "Kur’ân Kerim ahlâkı" üzerine oturtmaya çalışmışlardır. Bu nedenledir ki önemli iki müessenin yerleşmesi için gayret edilmiştir. Bunlar fütüvvet ve ahi teşkilatıdır. Bu iki teşkilat, mahiyetleri itibariyle birbirinin aynısıdır.

Fütüvvet kelimesi Arapça fetâ kelimesinden türetilmiştir. Fetâ ; “genç adam” demektir. Fütüvvet teşkilatının hedefi Müslüman Türk gençliğinin, mert, yiğit atılgan, cömert ve becerikli insanlar olarak yetiştirilmesini sağlamaktı. Civanmert, fetâda olduğu gibi, yürekli, eli açık, mert, gönül temizliği, iyi huylu, arkadaşını kendine tercih etme ve haksızlığa boyun eğmeme gibi özelliklere sahiptir. Sıralanan özelliklere sahip olmayanlar, civanmert olamazlardı. Civanmertlik, tasavvuftaki fütüvvet anlayışı gibi diğergâmlığa dayanan bir yaşam biçimidir.

Fütüvvet terimi yüksek ahlâka ve cömertliğe dayanan, ayni zamanda başkasını kendi nefsine tercih etmeyi hedef ittihaz eden bir yaşam biçimidir. Fütüvvetten ilk bahsedenler, İslâm tasavvufunda "önder" olarak kabul edilen ilk sufîlerdir. Bunlar, fütüvveti tasavvufta bir makam olarak görmüşlerdir.

Ebu Abdurrahman Sülemî, fütüvveti şöyle tanımlıyor: ".. Fütüvvet: (Allah'ın) emirlerine uyma, güzel ibadet, her kötülüğü bırakma, zahiren ve bâtınen, gizli ve açık ahlâkın en güzeline sarılmadır."
Tanımlamadan anlaşılacağı üzere; fütüvvet, bir davranış biçimi ve bir yaşam tarzıdır. Fütüvvet, tasavvuf hayatında bir mertebe ve güzel davranış şeklinde anlaşılmasından dolayıdır ki, kitlelere cazip gelmiştir.

Dönemin bütün önder sufîleri fütüvveti, "iyi davranışlar toplamı" olarak değerlendirmişlerdir. Hattâ dönemin sufîleri, fütüvveti Hz. Âdem'in özür dilemesi, Hz. Nuh'un sebatı, Hz. İbrahim'in vakârı, Hz. İsmâil'in doğruluğu, Hz. Musa' nın ihlâsı, Hz. Eyyub'un sabrı, Hz. Muhammed'in cömertliği, Hz. Ebû Bekir'in acıma duygusu, Hz. Ömer'in hamiyeti ve âdabı, Hz. Osman'ın hayâsı ve Hz. Ali'nin bilgisi gibi özelliklerin bir araya gelmesi şeklinde anlamışlardır.
Fütüvvet'in sosyal bir kurum olarak ne zaman ortaya çıktığı kesin bir şekilde bilinmemektedir.

Ancak fütüvvetin, insanlığın başlangıcıyla birlikte sosyal bir kurum olarak örgütlendiği, bugünkü anlayış biçiminde ortaya çıkışının Hz. Muhammed'in gençlik yıllarına kadar uzandığı söylenebilir.
"Cahiliye devri" olarak isimlendirilen dönemde; özellikle ticarî faaliyetlerin merkezi durumunda olan Mekke'de, zayıf ve kimsesiz olanların haksızlığa uğradıkları, mallarının ellerinden alındığı, hattâ böyle kişiler için ırz ve namus emniyetinin bile ortadan kalktığı ve bu durumu düzeltmek için gençlerin teşkilâtlandığı bildirilmektedir.

Farklı kültürler nedeniyle çeşitli isimler altında İslâm'ın yayıldığı bütün bölgelerde etkileri görülen fütüvvettin temel şartı: kişinin kendini değil başkalarını düşünmesi, insanların kusur ve eksikliklerini aramaması, nefsî duygularının esiri olmaması, mert, yiğit ve kerem sahibi olmasıdır. Bu teşkilâtın ana unsuru tarikatlardı.

Manevî değerlerle iktisadî gayretler bütünleştirilmiştir. Bu sebeple fütüvvet teşkilatını, genç sanatkâr ve zanaatkârların bir araya gelerek teşkil ettikleri dinî ve iktisadî mahiyette bir cemiyet olarak tarif edebiliriz.

Bunlar, daima tasavvuf eğitimi alırlar seçtikleri meslekte ilerlemeleride bu manevî eğitime bağlı olarak bir gelişme gösterirdi. Bu nedenle olabilecek yanlışlar, hatalar ve haksızlıklar önlenebilirdi.

Yazılan fütüvvetnâmelerde uyulması gereken kurallar belirtilmişti. Göçlerin sonucunda dağılan Müslüman Türkler’de Fütüvvet teşkilatının önemli bir unsur olduğunu görüyoruz.

Bir sonraki yazımızda yeniden buluşmanın nasip olması ümidiyle;

Türklüğe yakışan o muhteşem duruşumuzla, insanlığa huzuru ve mutluluğu yeniden yaşatacağımız o günlere ulaşma dileklerimizle..

Diğergâm : Başkalarını düşünen.

Gönül Maraşlıoğlu,

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı