Osmanlı'da Yaşam - 1

2357 readings

OSMANLI'NIN 709. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ

 

Sevgili kardeşlerim, bugün 27 Ocak 2008 Pazar, 18 Muharrem 1429. Bugün Osmanlı'nın 709. Kuruluş Yıldönümü'ndeyiz. Onu kutlamak üzere huzurlarınızdayız.

600 yıllık bir imparatorluğun 400 yılı, bir cihan hâkimiyeti şeklinde değerlendirilebilir. Osmanlı adaletiyle, dürüst ahlâkıyla dünya üzerinde adı unutulamayacak olan bir millet olarak tarihe geçmiştir. Kurucusu Osman Gazi'dir, Oğuzlar'ın Kayı Boyu'ndandır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun başlangıcı, 1299'da Batı Anadolu'nun Söğüt kasabasında gerçekleşmiştir. Başkent sonra Karacahisar'a, sonra Yenişehir'e nakledilmiştir. Daha sonra da İstanbul olmuştur.

Osmanlı'nın, bu baptaki bir imparatorluğun muhtevasındaki temele bakarsak, orada tasavvufu görürüz. Osmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan yok olduğu yıla kadar, dünyadaki en az suç işlenen ülke olmak vasfını hep korudu. Ta Osmanlı İmparatorluğu'nun sonuna kadar, dünyanın en az suç işlenen ülkeydi.

Osmanlı padişahları hep tasavvuftandı.

2. Murat, lalası Hacı Bayram Velî kendisini ziyarete geldiğinde soruyor. Padişahın, mürşidine sorusu var. Diyor ki: "Lalam, acaba bize İstanbul'u almak nasip olur mu?"

Mürşidi olan Hacı Bayram Velî de diyor ki: "Hayır sultanım, size nasip olmayacak."

Babasının yanında oynayan 4 yaşındaki Fatih Sultan Mehmet'i göstererek diyor ki: "Ama buna nasip olacak ve bunu kutlu kılmak gayesiyle size Akşemseddin'i getirdim."

Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmet'in mürşidi ve aynı zamanda mürebbiyesidir. Terbiyesi O'nun tarafından verilmiştir ve ortaya müstesna bir padişah çıkmıştır. 16 yaşında vali olmuştur. 22 yaşında İstanbul'u fethetmiştir.

Sevgili kardeşlerim, dînleri birleştirmek konusunda çok özel bir gayretin sahibidir. Nitekim hristiyanlığın bir kolunu hükümranlığı altına almıştır. Ama hedefi Roma'ydı. Eğer başarabilseydi, hristiyanlığın 2. kolu da onun başkanlığı altına girecekti. Ortodokslar, O'nun İstanbul'u fethiyle, Fatih Sultan Mehmet'in başkanlığında dîn meclisleri olarak toplanmaya başladılar. Ortodoksların başkenti olan İstanbul'un O'nun tarafından fethedilmesi sebebiyle dîni mecliste başkan, Fatih Sultan Mehmet'ti. Böylece İslâm ile Ortodoks Kilisesi bir bütün haline gelmişti. Hedefi Roma'ydı. Katolikleri de Osmanlı bayrağı altında toplamak ve dînleri birleştirmek azmi içindeydi. Birincisini başarmıştı. Ama ikincisine ömrü vefa etmedi. Başarabilseydi, o devirde Katolikler, Protestanlar ve Ortodoks Kilisesi bir başkanın himayesinde olacaktı.

Neden himaye diyoruz? Çünkü Osmanlı neresini fethetmişse, o ülkeyi sömürmek için değil, o ülkede adaleti temin etmek için fethetmiştir. Bütün tarih yazıcılar Osmanlı'yı bu şekilde tarif ederler. Fethettiği ülkeleri sömürmek için değil, orada o devirdeki derebeyliklerin adaletsizliklerini, daha başka bir ifadeyle asillerin halk üzerindeki o korkunç hâkimiyetlerini devre dışı bırakmak için bu fethi gerçekleştirmiştir. Düşününüz ki; ortaçağda bir asil, halktan birisini öldürdüğü zaman, mahkemeye ancak kendi isteği üzerine gelmesi mümkün olurdu. Mahkeme üyeleri, o asilin mahkemeye gelmesi konusunda ikna etmek mecburiyetindeydi. Yol kesiciler, insanları her tarafta silah zoruyla soymaya devam ediyorlardı.

Sevgili kardeşlerim, Osmanlı'yı Osmanlı yapan Allah'tır. Bütün padişahları tasavvuftan olan bir dünya hâkimiyeti, bu standartlar içinde kurulmuştur. Fethedilen toprak itibariyle dünyada en büyük fethi yapan ülke, Osmanlı Ülkesi olmuştur. Ve O'nun himayesi altına giren bütün ülkelerde, adalet kayıtsız şartsız gerçekleşmiştir.

Osmanlı deyince, aklınıza adalet gelecek. Kadılar, adaletin gerçek temsilcileriydi.

İşte gene Fatih Sultan Mehmet devrinde başka bir olay... Fatih Sultan Mehmet, Fatih Camii'ni yaptırmak istiyor ve İstanbul'da yer arıyor. Epey aramış. Sonra gerçekten tam gönlüne göre bir yer bulmuş; şimdiki Fatih Camii'nin olduğu yer...

Sahibine müracaat etmiş. Ama sahibi: "Satmam." diyor. Fatih Sultan Mehmet, oradaki o arsanın bedelini tespit ettirmiş. Onun iki katı, üç katı, dört katı tekliflerde bulunmuş. Ama adam kabul etmemiş. Fatih Sultan Mehmet de kararlı ve camiyi kurmuş. Bu kurmayı yaparken, onun bunu mutlaka, mürşidi kanalıyla Allah'a sordurduğu kanısındayız. Ömrü boyunca mürşidinin emrine aykırı hiçbir şey yapmamıştır. Akşemseddin Hz. onu her açıdan muhafaza eden, koruyan, Allah'ın gölgesinde tutan mürşidiydi.

Ama adam, rızası hilafına yapıldığı için büyük bir teessür içerisinde ve kapının önünde ağlıyor. Yoldan geçmekte olan bir Osmanlı bakıyor ki; o ağlıyor. Yabancı tebaa, kıyafetinden belli oluyor.

Osmanlı: "Niye ağlıyorsun?" diyor.

O da diyor ki: "Benim toprağım vardı. Bu toprağı, benim rızam olmadan benden satın almak istediler. Ben de satmayacağımı söyledim. Ama buna rağmen, orada şu karşıdaki cami yapılıyor. Oraya o caminin yapılmasını istemiyorum."

O Osmanlı diyor ki: "İyi. Peki, istemiyorsan neden kadıya gitmiyorsun?"

"Kadıya gitmiyorum çünkü bunu yapan senin padişahın." diyor.

"İyi ya. Tamam. Padişahım. Ama sen kadıya gideceksin. Osmanlı İmparatorluğu'nda kararı verecek olan padişah değildir, kadıdır." diyor.

Adam, sözlerine pek inanamıyor ama denemek kararını veriyor ve kadıya gidiyor. Kadı Efendi, padişahı mahkemeye çağırıyor.

Şimdi mahkeme sahnesine bakıyoruz. Kadı Efendi oturuyor. Ama o ülkenin padişahı Fatih Sultan Mehmet ayakta, hem de maznun (zanlı, sanık) mevkiinde. Ve dava görülüyor. Fatih Sultan Mehmet müracaat ettiğini, gereğinden şu kadar fazla para vermeyi teklif ettiğini, ama onun kabul etmediğini, neticede de bu camiyi oraya yaptırdığını söylüyor.

Kadı Efendinin kararı, hırsızlara uygulanan konu yani elin kesilmesi... Fatih Sultan Mehmet'in elini kestirecek. Kadı Efendi o haklı olan tebaaya soruyor: "Bu olay, onun elini kesmemizi icap ettiren bir olaydır. Ben bunu yapmak mecburiyetindeyim. Senin gönlün buna razı olur mu? Eğer istersen, oranın hakkı olan ücreti sana ödemesi kaydıyla, onun eli kesilmeyebilir. O benim padişahımdır. Ama ben kadıyım, şu anda Allah'ı ben temsil ediyorum ve onun elini kesmek mecburiyetindeyim."

Tebaa, vaziyetin çok ciddî olduğunu gördüğü zaman, ülkede bu kadar adaletin geçerli olduğunu görünce duraklamış ve demiş ki: "Şu anda ben de ne yapacağımı bilmiyorum."

O zaman Kadı Efendi sormuş: "Evlâdım, o toprak senin. İstediğin bedeli söyleyebilirsin."

Kişi bir bedel söylüyor. Padişahın elinin kesilmemesini kabul ediyor. Bu olayı gerçekten korkunç bir şey olarak değerlendiriyor. Adaleti hiç tahmin etmediği bir biçimde karşısında görünce de şaşkınlığı söz konusu ve bir miktar altın istediğini söylüyor. Ama Fatih Sultan Mehmet, onun istediği altının 10 katını vereceğini söylüyor. Ayrıca her ay belli miktarda altın verilmesini ve bunun ömrü boyunca devam etmesini uygun gördüğünü söylüyor.

Mahkeme tamamlanıyor ve Kadı Efendi yerinden kalkıyor. Fatih Sultan Mehmet'in elini öpüyor. "Padişahım, şu ana kadar Allah'ı ben temsil ediyordum. Ben kadıydım. Sen maznun mevkiindeydin. Ama mahkeme bitmiştir. Şimdi sen benim padişahımsın. Bana düşen, senin elini öpmektir." diyor. El öpüyor.

Sevgili kardeşlerim, bu Osmanlı adaletidir. Hiçbir Osmanlı'nın, hiçbir ülkeden Osmanlı'ya gelen herhangibir tacire yaptığı satışlarda, bir hileye başvurması söz konusu olmamıştır.

Osmanlı'nın kumaşlar konusunda kullandığı kök boyaların sırrı hâlâ çözülememiştir. Osmanlı'dan kalan eşyaların sergilendiği yere gidip bakarsanız, 500-600 yıl evvelki kumaşların boyalarının en ufak bir şekilde solmadığını göreceksiniz. İşte bu kök boyalar, Osmanlı'nın sırrıydı.

Osmanlı, bir muhteşem dizaynı ifade eder. Padişahlar sarayda pek kalamazdı. Padişahlar, etraflarına ordularını alıp hep sefere çıkarlardı. O sefere çıkmak da başlı başına bir olaydı. Padişahlar için muhteşem çadırlar yapılırdı. Ordu geçmeden önce, geçilecek olan köprülerin onarımı yapılırdı. Osmanlı, hiçbir yerde orduya engel çıkmasına müsaade etmezdi.

Osmanlı, Avrupa'yı fethetti. Fethettiği her yere çok sayıda güzel binalar yapıp hediye etti. Her ülkeye tayin edilen paşa, orada mutlaka imar faaliyetini sürdürdü. Şu anda Avrupa'da birçok kervansaray, Osmanlı'yı temsil etmekte devam eder.

Kervansaraylar muhteşem bir dizaynı ifade eder. Sevgili kardeşlerim, kervansaray öyle bir müessesedir ki; o kervansarayın çevresindeki zeytinliklerin veya onun dışındaki toprakların geliriyle hayatını sürdürür. Gelenlerden ücret alınmaz ve onlar 40 günlük bir süre içinde kervansarayda misafir edilir. O çevredeki topraklardan gelen o vakfın geliri o kervansarayın idamesini, gıdaların alınmasını, ikramını, oranın idarecisine ödenen paraları temin eder.

Osmanlı böyle bir statüde, Avrupa'da derin izler bırakmıştır. Yani sadece bir atı olan bir kişi Avrupa'daki bütün kervansarayları dolaşmak, herbirinde 40 gün kalmak hakkına sahipti. Bu 40 gün süre bittikten sonra bir başka kervansaraya giderse, orada da 40 gün kalabilirdi. Daha sonrakine giderse, orada da kalabilirdi. O kervansarayların 5-6'sını dolaştıktan sonra, tekrar birincisine dönmekte de hiçbir sakınca yoktu. Hem atı emniyet altındaydı, beslenirdi. Hem de o kervansaraya misafir edilen kişiler karşılıksız yemeklerini yerlerdi, barınırlardı, yatacakları yer her zaman tertemiz olurdu.

Osmanlı İmparatorluğu bildiğiniz gibi fetihlerle devam etmiştir. Her fetih yapıldıktan sonra, orasını fetheden kişiye o arazinin kontrolü verilirdi. Tımar, zeamet ve has olmak üzere üç ayrı şekilde bir tatbikat mevcuttu. Orayı fetheden kişi de oranın muhafazasını temin etmek üzere asker beslemek mecburiyetindeydi. İşte bu askerlerin adı Akıncılar'dı.

Sevgili kardeşlerim, Akıncı deyip geçmeyin. Ancak dörtnala giden bir at üzerinde herhangibir hedefe attığı oku mutlaka isabet ettiren birisi Akıncı olabilirdi. Öyleyse Osmanlı, yabancı ülkeleri fethettiği zaman oranın müdafaasını da üstleniyordu. Yani Osmanlı'nın, adaleti yok edecek olan insanların o ülkeyi işgal edip oradaki insanlara zulmetmesine müsaadesi yoktu.

Dünyanın en hızlı posta ekibi Osmanlı'ya aitti. Her istikamette, atların beslendikleri, hazır halde bekletildikleri birçok uğrak vardı. Yani bir ulak İstanbul'dan Avrupa'nın herhangibir yerine ulaşıncaya kadar, 8-10 yerden at değiştirmek suretiyle hedefine ulaşırdı. Ulaklar bu konuda ustalaşmış binicilerdi. Her ulaştıkları yerde derhal atlarını değiştirirler, yorgun atı bırakırlar, başka bir ata binip hızla yollarına devam ederlerdi. Bu, ulakların at sırtında yolculuk yaptığı çok hızlı bir posta sistemi, her an hareket halindeydi. Tatar ağası bu sistemin başındaki kişiydi. Hiçbir yerde aksaklığa müsaade etmezdi. Hazır atlar, bütün hareket noktalarında daima beklerdi. Yorgun at ahıra alınır, birkaç dakika içinde ulak birinci attan iner, ikinci ata biner ve yola çıkabilirdi. Böylece Osmanlı, Avrupa'da Osmanlı'nın hâkimiyetine giren her noktaya kadar en çok 3 gün içinde uzanabilirdi.

Biliyorsunuz Osmanlı, Fransa sınırına kadar dayanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman'ın Fransa'ya gönderdiği ültimatom da ilginçti. Fransa'da danslar başladığı zaman Osmanlı Padişahı'nın Fransa Devleti'ne gönderdiği mektup, o danslara son verilmesi istikametindeydi. Kanuni Sultan Süleyman, bir komşu olarak bunun yanlış bir şey olduğunu hatırlatıyordu. Fransa Sarayı, o emir üzerine o dansları durdurmuştu. Ama bu, Fransa ile Osmanlı arasındaki dostluğun bitmesi anlamına gelmedi. Nitekim Fransa Kralı güç vaziyette kaldığı zaman Osmanlı'ya sığınmıştır.

Sevgili kardeşlerim, Osmanlı halkına göz attığımız zaman şöyle bir idare tarzı görüyoruz. Her mahallede mutlaka bir cami mevcuttu. Bu caminin imamı, aynı zamanda o mahallenin muhtarıydı. Herkes mutlaka camiye gelirdi. Hanımlar ve çocuklar hariç. Onlar için camiye gelme mükellefiyeti yoktu. Ama daima parmaklıklarla kapatılmış, hanımların dışarıdan görülmesini engelleyen bir sistemle hanımlar üstteki balkonda, erkekler de aşağıda yer alırdı. Ayrı kapılardan girmek söz konusuydu.

Mahallenin hâkimiyeti, o mahalledeki caminin imamına verilmişti. İmam, muhtar hüviyetindeydi. Her caminin girişinden evvel mutlaka, içinde oyuk olan bir taş bulunurdu. Camiye akşam gelen iş sahiplerinden parası olanlar, o oyuğa mutlaka para koyarlardı. Onlar girerken bu parayı koyarlardı. Paraya ihtiyacı olanlar, camiden çıktıkları zaman o oyuktan para alırlardı. İhtiyaçları kadarını alıp geri kalanını tekrar oraya koyarlardı. Osmanlı'da hiç kimse fakir olup aç kalmamıştır. Toplum, sistemini en güzel şekilde kurmuştur. Mahallede her zaman sulh ve sükûn hâkimdi.

Sevgili kardeşlerim, Osmanlı dediğimiz zaman, biz şanlı tarihimizin bütün güzelliklerini Osmanlı'da görürüz. 600 yıl dünyada en az suç işlenen ülke olan Osmanlı'dan sonraki geçen süre, yaklaşık olarak 80-90 yıldır.

Sevgili kardeşlerim, 90 yılda dünyada en çok suç işlenen 5. ülke haline gelmişiz. Dünyada en az suç işlenen ülke, bu özelliğini 600 yıl koruyor. Osmanlı İmparatorluğu yok edildikten sonra, en çok suç işlenen ülkelerden birisi haline gelmemize 80 yıl yetiyor.

Şu anda herkes ülkemizin durumunu çok iyi bilir. Her tarafta ahlâk bozulmuş durumda. Her tarafta hırsızlıklar, soygunlar söz konusu. Detay vermeye gerek yok. Dünyadaki en çok suç işlenen 5. ülke olmak, yeterli bir ifade.

Osmanlı'yı onun için hasretle anıyoruz. Osmanlı'yı onun için minnetle anıyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu biz Türklerin yüzünü ağartan 600 yıllık bir semboldür. Bu sembol kıyâmete kadar hep gözlerimizin, kalplerimizin muhtevası içinde olacaktır. Osmanlı'yı hasretle, iftiharla, bütün gönlümüzle severek yâd ediyoruz. Osmanlı'nın 709. Kuruluş Yılı hayırlı olsun!

İmam İskender Ali M İ H R

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı