Osmanlı'da Edep - 2

2541 readings
SUAL: Sahâbe ve Osmanlı’daki edep ve sevgiyi anlatır mısınız?
CEVAP: Sevgili okuyucular,edep, İslâm’ın en önemli müesseselerinden biridir. İnsanların birbiriyle ve mürşidleriyle olan ilişkilerini dizayn eden bir sistemdir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de ulûl’emirden bahsediyor. “Sizden olan ulûl’emre itaat ediniz!” buyuruyor. Ulûl, sahipleri demek; emr de, bildiğiniz emir, emretmek yani yapılması lâzım gelen şeyleri tebliğ etmek olayı... Yaptırmak üzere faaliyete geçmek. İşte sevgili okuyucular, ulûl’emr, odur.
Ulûl’emrin görevi nedir? Allahû Tealâ’dan resûlün aldığı emrin kendisine tebliğinden sonra, başkalarına tebliğ ederek, onların yapılmasını sağlamak.
Diğer saliklerin (yolda olan diğer kardeşlerin) görevi nedir, ihvanın görevi nedir? İtaat etmek. Emri, Allah’ın istediği biçim ve boyutta yerine getirmek.
Her zaman insanlar iki grupta toplanır; biri emir vererek onu yaptırandır, diğerleri de ona itaat ederek emri yerine getirendir. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde, Peygamber Efendimiz (S.A.V) kendisi ulûl’emirdi. Çoğalınca başka ulûl’emirler tayin etmeye başladı. Ve İslâm’ın çevresi genişledikçe idarî mekanizmaların başına Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından valiler getirdi. Daha sonra İslâm büyüdükçe vilâyet, bir kullanılır sistem oldu. Yani, her yerde ulûl’emr o yerin insanlarına Allah’ın emirlerini tebliğ eden, onları yaptıran bir hüviyet kazandı.
Öyleyse söz konusu olan itaattir, sevgili okuyucular. Biliyorsunuz ki, nefsin bir afeti var; isyan. Ruhun da bir hasleti var; itaat. Ruh, Allah’ın bütün emirlerine mutlak itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemeyen bir yapıdadır. Nefs de Allah neyi emretmişse onu özellikle yapmak istemeyen, neyi yasak etmişse onu da muhakkak yapmak isteyen bir başka özellik taşır.
Şimdi burada muhtevaya baktığımız zaman mutlaka yerine getirilmesi lâzım gelen bir şeylerin bütün devirlerde varolduğunu görüyoruz. Öyleyse İslâm (Allah’a teslim oluş), bir birliği ifade eder. Çünkü, Allahû Tealâ bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Hanif fıtratı da, “tek Allah’a inanmak” ve “vahdetin sahibi olmak” demektir. Yani inananların birlik içinde ve en güzel standartlarda hareket etmesidir.
Sevgili okuyucular, inananlar... Allahû Tealâ’nın yolunda olanlar, tâbî olanlar. Müesseseyi bu standartlarda ele almak mecburiyetindesiniz. Dikkat edin Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe, Kur’ân-ı Kerim’de “Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’na bağlı olanlar”, “tâbî olanlar” diye beraberce ele alınmıştır. Öyleyse “tâbiiyet” müessesesine dikkatle bakın sevgili okuyucular. İslâm tâbiiyettir. Tâbiiyet yoksa, teslim hiçbir zaman gerçekleşemez.
Yusuf-108’de bütün sahâbenin ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in; O’nun ve O’na bağlı olanların, O’na tâbî olanların durumunu anlatıyor Allahû Tealâ.
Kul hâzihî sebiyliy ed’û ilallahi alâ basıyretin ene ve menittebe’aniy, ve sübhânallahi ve mâ ene minelmüşrikiyn.” Yusuf-108
De ki; “Benim ve bana tâbî olanların basiret üzere (kalp gözüyle, basar ederek, Allah’ı görerek) Allah'a davet ettiğimiz yol işte bu yoldur. Ve Allah’ı tenzih ederim. Ve ben müşriklerden değilim.”
Dikkat edin: “Benim ve bana tâbî olanların” diyor.
Al-i İmran-20’de aynı olayı görüyoruz:
Fe in hâccûke fe kul eslemtü vechiye lillâhi ve menittebe’an. Ve kul lillezine ütül kitâbe velümmiyyîne e’eslemtüm. Fe in eslemû fe kad ihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belag. Vallahü basirun bil’ıbâd.” Al-i İmran-20
Eğer, seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.”O kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse; o zaman (onlar) andolsun ki hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını Basir’dir (görendir).
Allahû Tealâ, gene aynı ifadeyi kullanıyor. “Ben ve bana tâbî olanlar.”
Peygamber Efendimiz (S.A.V), etrafında az kişi varken sadece O, tek bir ulûl’emr oluşturuyordu. Allah’tan aldığı emirleri tebliğ ediyor, ulaştırıyordu. Ama cemaat büyüdükçe, mesafeler açıldıkça başka ulûl’emirler tayin etmek durumunda kaldı. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gösterilen saygının bir benzeri ulûl’emre karşı gösteriliyordu. Sonra teşkilât, eyaletler, valilikler olarak genişledi.
Osmanlı’da da eyaletler vardı, bu eyaletlerde de mutasarrıflıklar vardı,(vilâyetler) vardı. Eyalet birkaç ilin biraraya gelmesiyle veya birkaç mutasarrıflığın biraraya gelmesiyle oluşan bir sistemdi. Osmanlı’da tımar-has-zeamet adıyla, ayrı ayrı arazi parçalarının dağıtılması söz konusu olmuştu. Yararlılık gösterenlere o saha teslim edilirdi. Onlar da ona adaletle hükmederlerdi, ulûl’emr olarak.
Sevgili okuyucular, Osmanlı’da edep müessesesinin temelinde hep Allah vardı. Bir Osmanlı İmparatorluğu düşünün ki, aşağı yukarı herkes tasavvuftaydı. Asker; Allah’ın askeri, esnaf ; Allah’ın esnafı. Geri kalan halkın büyük kısmı gene tasavvufta...
Böyle bir muhtevada herkes birbirine karşı son derece saygılıydı. Sabah namazından sonra yatılmazdı ve kim yolda birbirleriyle karşılaşırsa mutlaka selâm verirlerdi: Birinci taraf, “Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!” derse ikinci taraf tamamlardı: “Esselâmü aleyküm ve rahmetullah ve berekâtühü!”
Arkasından taraflardan biri mutlaka Vel’Asr Suresini okurdu. Vel’Asr Suresi bu kadar önemliydi. Size anlattığımız gibi Vel’Asr Suresi tasavvufun bütününü ihtiva ediyor.
Öyleyse işte böyle bir dizaynda sahâbe nerede birbirini görse mutlaka hal-hatır sorulur, bir problemi olan kişi varsa mutlaka ona yardım edilirdi. Adap (edep müessesesinin çoğuludur), onu gerektiriyordu.
Sevgili okuyucular, muhaciriyn (Mekke’den Medine’ye göç edenler) Medine’ye geldikten sonra Medine’dekiler (yardımcılar) onlara çok büyük ölçüde yardımcı oldular. Ondan sonra yapılan bütün evlerde veya mescitte bütün sahâbenin birarada çalıştığını görüyoruz. Herkes başkalarına yardım etmek için yarışırdı. Sahâbe arasında yardımlaşma çok büyük bir önem kazanan müesseseydi. Kimin neye ihtiyacı varsa hep beraber onu temin etmek herkesin üzerine vazifeydi. Kimse “Benim vazifem değil!” demezdi. Adap onu gerektirirdi ki, herkes birbirine karşı bir kabulle bağlanırdı. “O mutlaka Allah’ın indinde benden üstündür.” diye düşünülürdü. “Öyleyse, ben ona saygı göstereyim.” Karşısındaki de aynı düşüncenin sahibiydi.
A, B için şöyle düşünürdü: “O mutlaka Allah’ın indinde benden üstündür.” Ama B de A için aynı şeyi düşünürdü: “Mutlaka o benden üstündür Allahû Tealâ’nın indinde.”
Öyleyse ruhların davranışı bu, sevgili okuyucular. Aranızdan her kim başka kardeşlerinin kendisinden üstün olduğunu düşünüyorsa, o ruhunun gereğini yapıyor. Aranızdan her kim de başka kardeşlerinin kendisinden daha aşağıda olduğunu düşünüyorsa, o da nefsiyle davranıyor.
Hep ruhunuzla davranın! Herkese yardım etmenin Allahû Tealâ tarafından üzerinize farz kılındığını düşünün. Bir adım daha ötesini de düşünün. Yardım ederseniz mutluluğu yaşayabilirsiniz. Mutluluk, huzur ancak sizlerin yardımıyla gerçekleşebilir sevgili okuyucular. Başka insanlar sizin mutluluğunuzun bir parçasıdır. Edep neyi gerektirir? Yardımı gerektirir, tevazuu gerektirir. Tevazu, bir kişinin ait olduğu standartlardan daha aşağıda bir davranışı sergileyebilmesi halidir. Edep de, tevazuun ikiz kardeşidir. Kim tevazu sahibiyse o edebi, Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta yerine getirir. Tevazu, başkalarını bir insanın kendisinden üstün kabul etmesi halidir. O zaman o kişinin bütün davranışları Kur’ân’ın davranışlarıdır.
Sevgili okuyucular, bütün sahâbe bu büyük edebin içinde yaşadılar. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e saygı gösterdiler. Bu saygı; başlangıçta “adap” müessesesi yerleşemediği için sahâbenin Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i de sokakta dolaşan, alışveriş eden, kendileri gibi bir insan olduğunu görmesiyle O’na başlangıçta lâzım gelen tazimde bulunulamadı. Allahû Tealâ da bunu Kur’ân-ı Kerim’de açıkladı. Ve O’nun, onlar gibi alışveriş eden, çarşıda pazarda dolaşan, sokağa çıkan, onların yaptığı herşeyi yapan bir insan olması, O’nun üstünlüğüne gölge düşüremez. O, Allahû Tealâ’nın seçtiğidir ve O’na saygı gösterilmesi gerektiği de Bakara Suresinde açıklanmıştır.
O müsaade etmedikçe evin içine insanların girmesi yasak kılınmıştır. Yani Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’e koyduğu hükümlerle adabın yerleşmesi için gerekli olan zemini hazırlamıştır. Neticede Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e karşı bir saygı müessesesinin giderek yerleştiğini görüyoruz.
Sahâbe arasında en üstün kişi muhakkak ki Hz. Ebubekir idi. Hz. Ebubekir bütün davranışlarıyla, diğer bütün sahâbeye örnek olmuştur. Kendisinden sonra gelecek olan üç halifeye de, onların dışındaki bütün sahâbeye de bütün davranışlarıyla, örnek olmuştur.
Sevgili okuyucular, Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki; “Harp yapacağım, bana para lâzım. Herkes para getirsin, silâh alacağız, masraflarımız var.”
Herkes para getiriyor, mevcutlarından bir kısmını Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e veriyorlar. Hz. Ebubekir de evinin anahtarını getiriyor ve teslim ediyor. İçindeki paralarla, içindeki herşeyiyle; “Benim evim artık senindir, diyor. Ey Allah’ın Resûl’ü!”
Sevgili okuyucular, Peygamber Efendimiz (S.A.V) miraca çıktığı zaman, Allah’ın katına fizik vücudunun üzerine ruhu örtü olarak yükseldiği zaman, Allah’la konuşup O’ndan emirler aldıktan sonra aşağı indiğinde, konu Kur’ân’ın hükmü oluyor, Allahû Tealâ indirdiği âyetlerle, Kur’ân’ın bir hüviyetini koyuyor ortaya. Yani âyetler herkes tarafından okunuyor. Ve kâfirler Hz. Ebubekir’e gidiyorlar. Diyorlar ki:
-Seninki diyor ki, Allah’ın katına çıkmış, şöyle olmuş, böyle olmuş...
Evvelâ “seninki” tabirine karşı çıkıyor Hz. Ebubekir, sonra da diyor ki;
-Bunları kimden duydunuz? Kendisinden mi, yoksa başkasından mı ?
Onlar da;
-Kendisinden duyduk, diyorlar.
-Eğer, bunu O’ndan, kendisinden duyduysanız, o zaman mutlaka doğrudur. Ben O’na kefilim. Ne söylerse doğru olduğunu, benim de söylemiş olduğumu kabul edin. Mutlaka öyledir, diyor.
Bu onun, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in söylediklerinin doğruluğuna kesin şahitliğidir.
Sıdk müessesesi, hem sadakati içerir, (sadık olmak) ihanet etmemeyi içerir, hem de doğruyu tasdik etmek anlamına gelir. Aynı zamanda tasadduk da, (sadaka vermek) aynı müessesesinin bir parçasını oluşturur.
Öyleyse Hz. Ebubekir, adabın en büyük mümessiliydi.
Sevgili okuyucular, Osmanlı da aynı standardı gösterdi. Osmanlı’nın yükselme devrinin belki en önemli müessesesi akıncılardır. “Akıncılar” deyip de geçmeyin sevgili okuyucular, herbirisi en az üç lisan bilirdi ve hepsi birer üst seviye cengâverdi. Adları bütün Avrupa’da saygıyla anılırdı ve gittikleri yerde adaleti temsil ederlerdi, nerede bir adaletsizlikle karşılaşırlarsa mutlaka müdahale ederlerdi.
Sevgili okuyucular, sahâbe arasındaki dostluk öyle bir noktaya ulaştı ki, herkes başkasını kendisinden daha değerli buluyordu. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa dikkat çekiyor: “Başkalarına yanlış davranıyorlar diye kızmayın. Onları gözünüzde küçültmeyin. Ola ki onlar Allah’ın katında sizden daha değerlidirler.” diyor.
İşte bu sebeple sahâbe bu âyet-i kerimedeki “Olur ki onlar Allah’ın katında sizden daha değerlidirler.” ifadesini hayatlarına, mihmandar (yol gösterici) tayin etmişlerdi, öyle bir davranışın sahipleriydi. Herkes bir başka kardeşini kendisinden daha üstün kabul ederdi. Böyle bir olayın bütünleşmesini düşünün sevgili okuyucular, herkes aynı şeyi düşündüğü için muhteşem bir birlik ve beraberlik, adap müessesesi oluşmuştu. Ve günler geçtikçe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e karşı gösterilen saygı, Kur’ân’ın ışığında giderek O’na daha çok tazim olunan bir hüviyete bürünüyordu. Hiçbir zaman bu olay bir mürayilik şekline dönüşmedi sevgili okuyucular,
Herkes yaptığını Allah için yapıyordu.
Herşey o kadar güzeldi ki...
Herkes birbiriyle dost...
Herkes başkası için yaşıyor... Herkes Hz. Ömer’in yaptığını yapıyor.du.
Hz. Ömer, her gece: “Ben bugün Allah için ne yaptım? Kime hangi hizmeti götürdüm?” diye o günün muhasebesini yapardı ve görürdü ki bütün gününü başka insanlara hizmet etmek için geçirmiş. Ve bu onun mutlu olmasını sağlardı.
Sevgili okuyucular, her sahâbe kendi başına bir büyük insandı. Onun için Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki; “Benim sahâbem yıldızlar gibidir, kim onlara tâbî olursa mutlaka hidayete erer.”
Bütün sahâbe bu sebeple, Peygamber Efendimiz (S.A.V) onları öyle yetiştirdiği için, irşad makamının sahibi oldular, hepsi birer mürşid oldu, kendilerinden sonra gelen nesli yetiştirdiler, tasavvufta en üstün boyutlara ulaştırdılar. Öyleyse adap, sahâbenin temeliydi ve adapta hiçbir eksiklik söz konusu olmadı.
Sevgili okuyucular, adap saygıyı kesin bir hüviyete sokar. Saygısız bir adap müessesesi düşünülemez. Adabın kökeni saygıdır. Öyleyse bunun tatbik sahasına girebilmesi, kişinin kendisini başkalarından daha aşağıda hissetmesiyle mümkündür. Ya da bir başka deyişle, başkalarını Allah’ın katında kendisinden daha üstün olduğunu kabul etmesiyle geçerlidir.
İşte sevgili okuyucular, adabın ruhu budur. Bütün sahâbe, herbirisi, kendisinden başka herkesin Allah’ın katında kendisinden daha üstün olduğunu kabul ederek onlarla beraber oluyordu. Ama herkes böyle olduğu için, herkes birbirine karşı muhteşem bir saygı gösteriyordu. Bunun ne kadar Allahû Tealâ’nın güzelliklerini aksettiren bir müessese olduğunu düşünebiliyor musunuz sevgili okuyucular? 10 kişiden ibaret bir topluluk düşünün. Birinci kişi, ikinciden onuncuya kadar diğer bütün kardeşlerinin kendisinden üstün olduğunu düşünüyor. İkinci de, birinciden itibaren, üçüncüden ona kadar olan diğer bütün kardeşlerinin kendisinden üstün olduğunu düşünüyor. Üçüncü de bütün diğer kardeşlerinin kendisinden üstün olduğunu düşünüyor. Onuncuya kadar herkes bu durumda. Böyle bir adabın yerleştiği bir toplumda bir saygısızlık unsuru olabilir mi ? Eğer toplumun her ferdi başkalarını kendisinden üstün görüyorsa, o, etrafındaki her kişi tarafından onlardan daha üstün kabul ediliyor demektir. Acaba anlatabiliyor muyum? Farklılığı anlatabiliyor muyum sevgili okuyucular? Bu sadece ruhun sesini dinleyenler için geçerlidir. Eğer nefsler devreye girmişse orada adap paralize olur. Eğer nefsler devreye girmişse insanlar üstünlük telaşına düşerler. Eğer nefsler devreye girmişse insanların arasında hep anlaşmazlık vardır, hep şikâyet vardır.
O devir Asr-ı Saadet adını aldı.
Peygamber Efendİmİz (S.A.V)’İn devrİ.
Sahâbe mutluluğu yaşadılar.
Onlara mutluluğu yaşatan şey adaptı.
Allahû Tealâ diyor ki;
Va’tasımû bihablilâhi cemi’â ve lâ teferrekû, vezkürû ni’metallahi aleyküm iz küntüm e’dâen fe ellefe beyne kulûbiküm fe esbahtüm iz küntüm bi’nı’metihi ihvânâ, ve küntüm alâ şefa hufretin minennâri fe’kazeküm minhâ. Kezâlike yübeyyinullahü leküm âyâtihi le’alleküm tehtedûn.” Al-i İmran-103
Ve hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve fırkalara ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; hani o zaman siz birbirinize düşman idiniz. (Sonra Allah) kalplerinizi uzlaştırdı da O’nun bu ni’meti ile artık kardeşler oldunuz. Siz ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle beyan ediyor ki böylece hidayet’e eresiniz.
O büyük sevgi nasıl yerleşti sahâbenin içine? İşte onları sıfır noktasının çok daha altından alan ve ait oldukları yere yükselten şey, onların herbirindeki, kendilerinden başka herkesin, kendilerinden daha üstün olabileceğini Allahû Tealâ’nın indinde peşin olarak kabul etmeleriydi. Bunun arkasında tevazu vardır sevgili okuyucular. Kişinin kendini tanıması...
Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Nefsini bilen Rabbini bilir.” diyor.
Öyleyse nefsinizin size neler fısıldadığını, şeytanın tesiriyle neler yaptırabileceğini hiç unutmayın! Nefsiniz şeytanla birlikte şu kâinattaki en büyük düşmanınızdır, onun içinde afetler olduğu sürece... Bir gün nefsiniz de ruhunuz kadar dost olacak sevgili okuyucular, nefsinizin bütün afetlerini daimî zikirle yok ettiğiniz zaman. O zaman adabı sergileyeceksiniz.
İşte sevgili okuyucular, tevazu adabın ölçüsüdür, yakıtıdır, tevazu yoksa adap yoktur. Öyleyse mutlu olmak istiyor musunuz? Bunun arkasında insanlara saygı duymanız yatar. Onların da sizin gibi, Allahû Tealâ tarafından yaratıldığını, yaşamaya hakları olduklarını ve siz mutluluğu yaşamak istiyorsanız onlara her açıdan yardım etmekle vazifeli olduğunuzu hiçbir zaman unutmamalısınız.
Karşılıklı sevginin ve saygının yerini nefsin afetleri aldıkça sevgili okuyucular, konu her zaman negatife dönecektir.
İnsanlar düşünün; nefsleriyle davranıyorlar. Bir toplumda bu varsa orada adap yoktur. Herkes başkalarını küçültmek, kendisini yüceltmek peşindedir. Bu, adap denilen müesseseyi sıfırlamak anlamına gelir. Öyleyse insanların böyle bir noktaya, fikir yapısı olarak ulaşabilmeleri, herşeyin dert edilmesi konusunda belki en sıkıntılı bir devrenin yaşanması demektir. İnsanlar düşünün sevgili okuyucular, herbirisi kendisinin başkalarından daha üstün olduğunu düşünüyor ve zannediyor. Davranışlarını da ona göre sergiliyorlar. O zaman bunlardan bir tanesi olduğunuzu düşünün, etrafınızdaki herkes de sizin gibi düşünüyorsa, onlar da sizden daha üstün olduklarını ispat etmek isteyeceklerdir. Mânâsı... Her an çatışma halinde olacaksınız.
Adap mı?.. Sıfır!
Ama şimdi aksini düşünelim sevgili okuyucular. Siz, Allah’ın sizi yarattığı mutluluk dizaynı içerisinde eğer mutluluğu başka insanlara hizmette ararsanız, gerçek anlamda mutlu olursunuz. O zaman adap kendi kendine yerine oturur. Öyleyse sahâbeye dikkatle bakın. Bakınız Fussilet Suresinin 33, 34, 35. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ ne diyor:
Ve men ahsenü kavlen mimmen de'â ilallahi ve amile sâlihan ve kaâle inneniy minelmüslimiyn.” Fussilet-33
Muhakkak ki “Ben Allah’a teslim oldum.” diyerek Allah’a çağırandan ve nefsi ıslâh edici ameller işleyenden daha güzel söz söyleyen kim vardır.
Ve lâ testeviylhasenetü ve lesseyyieh, idfa’ billetiy hiye ahsenü feizelleziy beyneke ve beynehü adâvetün ke'ennehü veliyyün hamîym.” Fussilet-34
Hasenat (sevaplar) ile seyyiat (günahlar) eşit değildir. Sen yapılanı ahsen olan (davranışla) söndür (önle). O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi muhakkak ki yakın dost olmuştur.
Ve mâ yülakkaâhâ illelleziyne saberû, ve mâ yülakkaâhâ illâ zü hazzın azıym.”Fussilet-35
Bu haslete (kötülüğü iyilikle önleme hasletine) sadece sabır sahipleri ve en büyük hazza sahip olanlar ulaştırılır.
Kötülüğe iyilikle mukabele etmek yetkisi herkese verilmez. Onlar insanların bir kısmını oluşturur. Onlar hazz-ül azîmin sahipleridir. Siz de hepiniz kötülüğe iyilikle mukabele edin ki, can düşmanınız can dostunuz olsun. İşte adabın özü burada sevgili okuyucular.
Başlangıçta sahâbe nasıl başladılar? Hepsi kanlı katildi. Hepsi başka kabileden mutlaka bir veya birkaç kişiyi öldürmüştü, öteki kabiledekilerin de hepsi bunların kabilelerinden birkaç kişiyi mutlaka öldürmüştü. Öyleyse herkes katildi. Sıfırın çok altındaki bir hayattan, sıfırın en üstündeki noktaya ulaşmaları boşuna mı oldu sevgili okuyucular? Onlarla beraber kâinatın en büyük kişisi, Allah’ın yarattığı en büyük insan Peygamber Efendimiz (S.A.V) vardı. Allah O’nu tasarrufta tutuyordu.
Sevgili okuyucular, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de başlangıçta bütün insanlar gibiydi. Yani dalâlette idi. Allahû Tealâ diyor ki;
Ve vecedeke dâllen fehedâ.” Duha-7
(Allah) seni dâlalette buldu da, sonra hidayete erdirmedi mi?
Öyleyse O’nun da geçirdiği hayatta sıfırdan en yükseğe doğru, zirveye doğru bir gelişme olması söz konusudur. Başlangıçta Allahû Tealâ’nın söylediğine dikkat edin: “Biz seni dalâlette bulup da hidayete erdirmedik mi?” Kime tâbî olmuş? Biliyorsunuz sevgili okuyucular, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in tâbî olduğu kişiyi, o bir melekti; Cebrail (A.S)
Ve Cebrail (A.S) O’na herşeyden evvel adabı öğretti. Niçin öğretti? Başkalarına öğretsin diye. Namaz kılmayı öğretti. Niçin öğretti? Başkalarına öğretsin diye.
Sevgili okuyucular, birinci gün Cebrail (A.S) imam oldu, bütün namazları başlangıç dakikasında kıldılar. Ertesi gün gene Cebrail (A.S) imam oldu, bütün namazları bitiş dakikasında kıldılar ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) hem öğle namazında, hem ikindi namazında bir şeye dikkatini çekti: “Neden, akşamın vaktine girmeden evvelki son yarım saatte kılmıyoruz ikindiyi?” dedi.
-Son yarım saat müstesnaydı, diyor Cebrail (A.S).
Öğle namazı konusunda da güneşin en dik olduğu noktası için aynı şeyi söyledi.
Sabah namazı güneşin doğuşundan sonra kılınmaması da böylece ortaya çıktı. Ama sevgili okuyucular, bu anlattıklarım konunun detayları. Aslına bakın. Asılda Cebrail (A.S)’ın bütün davranışları Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i adap sahasında yetiştirmek içindir. Hedefi ne? O sahâbeyi yetiştirecek, sahâbe de etrafa örnek olacak güzel davranışlarıyla...
Öyleyse MİHR VAKFI’nın muhterem mensupları, sevgili kardeşlerim, hepiniz şu kâinattaki yaşayan insanlar arasında en güzel davranış biçimlerini sergilemekle mükellefsiniz. Onu yaptığınız zaman ne kadar mutlu olduğunuzu göreceksiniz. Onu yaptığınız zaman Allah’ın ülkesindeki hakikati yaşayacaksınız, sevgili okuyucular. Öyleyse hepiniz için söz konusu olan şey saadeti Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta yaşamaktır. Ve bütün kapılar sizin için açıktır.
Sevgili okuyucular, adabın yerleşebilmesinin arkasındaki en büyük pay, sevginin payıdır. Eğer insanlardan nefret ediyorsanız hiçbir zaman adabı yaşayamazsınız. İnsanları sevmeyi öğreneceksiniz. Onları kendileriyle beraber yaşanmaya değer, Allah’ın indinde belki de sizden daha kıymetli olabilecek olan insanlar olarak düşüneceksiniz. Allahû Tealâ diyor ki; “Başkalarına, onlara duyduğunuz kin sebebiyle sakın haksız davranışta bulunmayın. O kişinin sizden Allah’ın katında daha üstün olmadığını nereden biliyorsunuz?”
Sevgili okuyucular, bu düşünce tarzını kendi içinizde hamur haline getirin, şekle sokun, tatbik sahasına sokun. Yapmanız lâzım gelen şey, başkalarına olan davranışlarınızda herbirinin sizin bir yardımınıza mutlaka ihtiyaç duyduğunu düşünün. Onlara hizmet götürün, onlara yardım edin, hayatınızı bu istikamette kullanın, harcayın, en güzele ulaşmaya çalışın. Herşeyin en güzel olacağı bir ortamda sizler en güzele ulaşabilirsiniz, adapla. Adap, sizin mutluluğunuzun kaynağı olmalıdır ve adaba riayet ederseniz, bilin ki bu riayet mutlaka “sevgi” adlı bir müessesenin yardımıyla gerçekleşir.
Allahû Tealâ’dan size bir sevgi çağlayanı akıyor sevgili okuyucular, bu sevgiyi başkalarına ulaştırmaya çalışın. Böylece adabı en güzel standartlarda gerçekleştireceksiniz. O zaman herşey öylesine güzel olacak ki... Yaşamanın Allah’ın bir büyük ihsanı olduğunu o zaman hatırlayacaksınız, yerli yerine oturtacaksınız. Allah hepinizin mutlu olmasını istiyor. Ama mutlu olabilmek için başkalarına hizmet götürmek mecburiyetindesiniz. Size verilen herşeyle başkalarını mutlu etmeye çalışmak mecburiyetindesiniz. Aslında bu mutluluk her ne kadar “mecburiyetindesiniz” diyorsam da bu, aynı zamanda sizin zevkinizi oluşturacaktır. Neden? Çünkü başkasına götürdüğünüz her hizmette siz o hizmete çalıştığınız sürece, hizmeti gerçekleştirmek üzere çalıştığınız sürece, siz onlardan daha fazla mutlu olacaksınız. Öyleyse mutluluğunuzun sebebi başkalarına hizmet götürmektir. Allah razı olsun.
İMAM İSKENDER ALİ M İ H R

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı