Osmanlı Kültürünü Yaşatma DerneğiOsmanlı'dan Günümüze Davranış Biçimleri

Osmanlı'dan Günümüze Davranış Biçimleri

4276 readings

OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE DAVVRANIŞ BİÇİMLERİ

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir sohbette birlikteyiz. Konumuz: Davranış biçimleri. Biliyorsunuz ki sevgili kardeşlerim, biz insanlar cemaat halinde yaşamak zorunda olanlarız. Bir toplum oluşturmak mecburiyetindeyiz. Herkes için mutlaka ihtiyaçlarını başkalarından temin etmesi söz konusudur.

Öyleyse hepimiz birbirimize ihtiyaç duymaktayız, muhtacız. Bu elbiseleri bir başkası dikmemiş olsaydı biz bunları giyemezdik. Yemeğimiz yapılmazsa yemek yiyemeyiz. Ayakkabıyı ayakkabıcıdan almak mecburiyetindeyiz. Yani kısaca toplumun her sahasında insanlar var, insanların ihtiyaçlarına katkı sağlamak üzere hayattalar. Hayatlarını bununla kazanıyorlar.

Öyleyse hepimiz yaşamak için başkalarına muhtacız. Hiç kimse ihtiyaç duyduğu şeylerin hepsini kendisi gerçekleştiremez. İçinde bulunduğumuz toplumun bir ferdi olarak bunun imkânsız olduğunu herkes rahat rahat söyleyebilir. Öyleyse konumuzun girişinde ihtiyaç müessesesi var. Herkes ihtiyaç duyduğu her konuda başkalarına muhtaç.

İhtiyaç kelimesi ile muhtaç kelimesi zaten aynı istikamette kullanılan ve aynı kökten türemiş iki kelime. Bu durumda mademki hepimiz birbirimize muhtacız; o zaman neden insanlar birbirlerinin kalplerini kırıyorlar, birbirlerine kötü davranıyorlar? Neden insanlar etraflarındakini huzursuz edebiliyorlar, sıkıntıya sokabiliyorlar, kötü davranıyorlar? İstatistikler Türkiye için korkunç rakamlar veriyor. Karısını döven erkeklerin ailedeki oranı %70'lerin ötesinde...

Sevgili kardeşlerim, neler oluyor? Biz nasıl kaybetmişiz gerçek hüviyetimizi, Osmanlılığımızı? Osmanlı ki hiç kimseye kötü bir davranış sergileyemezdi. Bu onun yapısında vardı. Çünkü herkes tasavvuf adabı üzerine terbiye edilirdi. Öyleyse sevgili kardeşlerim, toplumun bir bütün olarak terbiye edilmesi lâzım. Bu terbiye anaokulundan başlamalı. İlkokulu kaplamalı, ortaokulu kaplamalı, liseyi kaplamalı, üniversiteyi kaplamalı. Ta doğuştan itibaren biz insanları tasavvufa yatkın, Allah'a yakın hüviyete getirmek mecburiyetindeyiz.

Hemen buna bir kulp takanlar olacaktır. İşte irtica hortladı! Ne irticası? Osmanlıyı Osmanlı yapan, sizin o irtica zannettiğiniz davranış biçimi mükemmelliğidir. Bu mu irtica? İnsanların birbirine sevgi duyduğu, huzur içinde bir toplumda hiç kimsenin hırsızlık yapmadığı, kimseyi rahatsız etmediği bir düzen.

Bu mu irtica?Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir insan Allah'a ne kadar yaklaşırsa o kadar mutludur. Bir insan Allah'a ne kadar yaklaşırsa çevresindeki insanlara o kadar çok mutluluk ulaştırır. O'nun en yakınları, iradelerini de Allah'a teslim edenlerdir. Onlar kendilerini insanlığa adamışlardır. Onlar yaşamazlar, yaşatırlar.

Ne demek istiyoruz, onlar yaşamazlar deyince? Onlar kendi iradeleri ile yaşayamazlar. Onlar Allah'ın iradesine bağlanmış olanlardır. Onlar iradelerini de Allah'a teslim etmiş olanlardır. Onlar yaşamazlar, yaşatılırlar. Küllî irade ya da İlâhi İrade onları hayatta tutar. Her yaptıklarını bir bütün olarak değerlendirdiğimiz zaman onların yapmadıklarını, onlara yaptırıldığını görürüz.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, Osmanlı'yı yerenlere her zaman bir çift sözümüz vardır. Hatırlayın Osmanlı'yı. Osmanlı, Osmanlılığı sürecinde başkalarına hep yardım için yaşadı. Ülke ne kadar uzaklıkta olursa olsun Osmanlı'dan bir yardım istemişse Osmanlı oraya yardım göndermiştir. Osmanlı bir nizamı ifade eder.

Öyleyse davranış biçimleri dediğimiz zaman bugünü yaşayan insanlar bu hercümercin, bu kargaşanın, bu kavga ve gürültünün içinde yaşayanlar; Osmanlı'nın sükûnetini, Osmanlı'nın insanlara verdiği değeri, Osmanlı'nın dünya hayranlığını kazanma çizgisini yerli yerine oturtmalıdırlar. Neden 600 yıllık, 400'ü cihan hâkimiyeti ile geçmiş bir dünya. Bu dünyada hâkim unsur Osmanlı. Fransa kralı tehlikeye düştüğü zaman Osmanlı'ya sığınıyor.

Sevgili kardeşlerim, muhtevaya dikkatle bakın. Bir Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u alarak İslâm ülkesindeki üst rütbesini hristiyanların da en üst seviyedeki toplantılarına başkan olarak iştirak etmek suretiyle devam ettirdi. Hedefi Kızıl Elma'ydı yani Roma'ydı. Eğer Roma'ya ulaşabilseydi -ki zehirlenmeseydi mutlaka bunu gerçekleştirecekti- o zaman katolikleri de temsil edecek olan bir Türk Hakanı olacaktı. Ne olacaktı? Onlara da sulh ve sükûn gelecekti. Osmanlı gibi yaşamayı öğreneceklerdi.

Sevgili kardeşlerim, davranış biçimleri dediğimiz zaman örnek alınması lâzım gelen insanlar onlardır, Osmanlılardır. Onlar hep tasavvufu yaşadılar sevgili kardeşlerim.Hangi açıdan bakarsanız bakın tasavvufu göreceksiniz. Bacıyan-ı rum, hanımlar kesiminin tasavvufunu gerçekleştirirken, geri kalan bütün muhteva, erkekler tarafının tasavvufu yaşamasına medar oldu.

Tasavvufu yaşamak önemli mi? Son derece önemli. Osmanlı tasavvufla dünyadaki en üstün ülke olmayı başardı. Bu üstünlük, kuvvet sebebiyle başkaları üzerinde hâkimiyet kurarak onlara zulmetmek üstünlüğü değildi. Bu üstünlük, kuvvet sebebiyle onlara hâkim olarak o ülkede de adaletini sağlamaktı. Asillerin insanları köle gibi kullanmalarına engel olmaktı.

Sevgili kardeşlerim, davranış biçimleri dediğimiz zaman insanların muhtevasına bakın. Osmanlı'da birisi kendi kendine bir karar vermiş, diyor ki: "Ben şimdi bir defter alacağım, bütün evliyaları ona yazmaya başlayacağım." Kafasında bu düşünceyle bakkala gidiyor. "Defter almak istiyorum." diyor. Bakkal gülümsüyor, defteri veriyor. Arkasından da diyor ki: "Beni de yaz." Adam hayrette. Hiçbir şey söylemediği halde o kişi o deftere evliyaların yazılacağını önceden biliyor. Çıkıyor, kasabın önünden geçerken kasap içerden sesleniyor: "O defter var ya, beni de yaz oraya!" Manavın önünden geçerken manav sesleniyor: "Beni de beni de yaz!" diyor.

Sevgili kardeşlerim, alışveriş yapanlar, ticaret yapanlar, ticaretlerine en ufak bir haram karıştırmazlardı. Böyle bir şey mümkün olamazdı. Herkes aldığı maldan %100 emindi. Her tarafta tam bir güzellik hâkimdi. Herkesin birbirine sevgi gösterdiği, büyüklerin küçüklere sevgi gösterdiği, küçüklerin büyüklere hürmet gösterdiği, saygı gösterdiği bir toplum dizaynı. Fakirlerin korunduğu bir toplum dizaynı.

Fakir olmaz mı? Her toplumda mutlaka olur. Ama ihtiyaçlarının üzerinde para kazananlar, ellerindekinden küçücük bir kısmını bile olsa onlar için kullansalar hiçbir problem olmaz.Vaktiyle seneler önce bir arkadaşımız, şimdi üniversitede öğretim üyesi, belki de emekli olmuştur artık, Türkiye çapında bir inceleme yapmıştı. Herkesin birrini ve zekâtını vermesi halinde, bu birrin ve zekâtın fakirlere dağıtılması halinde Türkiye'de hiç fakir insanın kalmayacağını hesaplamıştı. İsmi aklıma geldi: Prof. Mehmet Yazıcı kardeşimiz.

Ne diyordu sevgili kardeşlerim? Allahû Tealâ kanunlarını boşuna mı koyuyor? Böyle bir şey düşünebilir misiniz? Allahû Tealâ mantıksız bir şey yapsın! Herşeyin en güzelini Kur'ân-ı Kerim'inde emretmiş. Ne diyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)? Diyor ki: "Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur'ân-ı Kerim'e bakın. Hiçbir hadîsim Kur'ân-ı Kerim'e aykırı olamaz." Olması mümkün olabilir mi? Neden olamaz? Hanginiz söyleyebileceksiniz şimdi bana bunu? Neden olamaz? Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V), Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) O Peygamberdi ki; Allah'ın tasarrufundaydı. Bütün peygamberler tasarrufundadır. Bütün peygamber olmayan resûller de tasarrufundadır.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, her şey öylesine güzel ki... Bir gün tasavvufu gerçek anlamda yaşadığınız zaman yani ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de Allah'a teslim ettiğiniz zaman bu kadarı da yeter ama daha ötesi var; iradenizin de Allah'a teslimi -onu bir kenara bırakalım- ama kim ruhunu, vechini ve nefsini Allah'a teslim etmişse o kişi daimî zikirdedir. Yani her an içindeki ses, baştan kendi iradesi ile sonra alışılmış bir standartta Allah kelimesini tekrar etmektedir. Bu, Allah'ın katından onun göğsüne, kalbine devamlı fazl nurlarını göndermektedir.

Bu nurlar devamlı bir tazelenmeyi ifade eder. Kişinin nefsinin kalbi hep Allah'ın bütün emirlerini yerine getirecek olan, yasak ettiği fiilleri işlemeyecek olan hasletlerle donatılmış. Bunların adı fazıllar. Yalnız Allah'ın emirlerini emreder, yasak ettiği fiilleri de işletmez.S

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, ne zaman bu olur? Kişi daimî zikre ulaştığı zaman nefsinin kalbinde %2 rahmetin ötesinde %98 fazl oluştuğu zaman, bütün afetler kapı dışarı edildiği zaman. Peki, kişi kendi gayretiyle böyle bir güzelliği hayatında bir defa daha yaşayabilir mi? Elbette yaşayabilir. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse dilediği andan itibaren Allahû Tealâ o kişiyi tasarrufu altına alır. O kişiye şeytanın yaklaşmasına müsaade etmez. Ne zamana kadar? Ta ki o kişi ruhunu Allah'a teslim etsin.

Buraya kadar hepimiz Allah'ın garantisi altındayız. Kişi bu noktadan yola çıkıp da ruhunu Allah'a ulaştırana kadar geçecek olan 7-8 aylık bir devre içinde dünyadaki en mutlu insanlardan biri olur. Yani iradesini de Allah'a teslim etmiş bir kişinin mutluluğunu üst boyutta yaşar.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ bu müstesna olayı onlara yaşatmakla, insanlara neyi anlatıyor? "Allah'ın dostu olursanız Allah sizi işte böyle mutlu eder." diyor. Hiç kimse o 7-8 aylık devredeki mutluluğunu unutamaz. Bu mutluğu yaşamayan, zaten tasavvufu yaşamıyordur sevgili kardeşlerim. Evet, geçici bir şey, 7-8 aydan sonra eski hayata geri dönülür. Ama hatalar yarı yarıya azalmıştır. Nefsin kalbindeki afetler %49'a düşmüştür. 2 faktör yok; ruh Allah'tadır, sadece nefs vardır.

Bu nefsin muhtevası ise ikiye bölünmüştür. Ne kadar fazl varsa o kadar da karanlık vardır. İşte bu fazılların %2 rahmetle ilâvesi %51'i bulur. %49 + %2. Geri kalan %49 da karanlıklardır, afetlerdir. Ama %1 ile de olsa hâkimiyet doğru taraftadır, olması lâzım gelen taraftadır.

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ'nın emrinde muhtevaya baktığımız zaman mutluluğu sağlayan unsurun, Allah'ın bu devredeki yani o 7-8 aylık devredeki şeytanın tesirini izale etmesi, yok etmesidir. İşte Allahû Tealâ'nın vücuda getirdiği bu güzel dizayn, bütün insanlar için bir örnek olmalıdır. Aynı mutluluğu yaşayabilmek için kişi dik yokuşu tırmanmaya azmetmelidir.

Dünya mutluluğunun yarısını sağlayan, sadece bir dilek karşılığında Allah'ın mutlaka herkese ulaştırdığı bu sonuç, Allah'ın bütün insanlara bir ni'metidir, ihsanıdır, hediyesidir, herşeydir.Allahû Tealâ insana ne kadar değer verdiğini anlatıyor. Neden değer veriyor? Çünkü ona ruhundan üfürmüş. Başka hiçbir mahlûk yoktur ki; Allah ona ruhundan üfürmüş olsun. Sadece insanlar böyle bir hüviyetin sahibi. Ne cinler ne hayvanlar, aklınıza neler geliyorsa hiçbir varlık insanın sahip olduğu, Allah'ın kendisine üfürdüğü bir ruhun sahibi değildir.

Sevgili kardeşlerim, Allah'ın muradı cemaat halinde yaşayan insanlar için ne? Allah'ın muradı herkesin birbirini sevmesi. Karşılıklı bir sevginin bütün bir toplumu külliyen kapladığı bir ortamda, insanlar başkalarını mutlu etmek için yaşamaya başlarlar.

Şimdi düşünün, bir kadının elinde çantasıyla sokaktan geçerken hırsızlar yolun ortasında o kadını durdurup elindeki çantayı elinden zorla alıp arabaya atlayıp kaçabilecek bir seviyeye gelmişler. Böyle bir ortamla Osmanlı'yı bir karşılaştırın sevgili kardeşlerim. Neler kaybetmişiz. Ne uğruna? İşte demokrasi, demokrasi dediğimiz sonuçla karşı karşıyayız.

Her gün kavgalar, gürültüler, her gün anlaşmazlıklar ve neticede siyasetin bir sürü oyunu. Karşıt gruplar, birbirinden nefret eden insanlar. Olur mu sevgili kardeşlerim? Biz Osmanlılara bu yakışır mı? Biz birbirine düşman olacak bir toplum muyuz? İnsanların normal hayatını yansıtan filmlere baktığımız zaman yüreğimiz kan ağlıyor.

Biz nasıl bu hale geldik? İşte bu hale gelmemizin arkasında konumuzun temeli var. Bizi Osmanlı yapan şeyin, en üstün ahlâka sahip kılan şeyin Allah olduğunu bilen ve Allah'a karşı olanlar, bizi Allah'tan ayırmayı başardılar.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Batılılaşmayı, Fransızlar gibi, İngilizler gibi olmayı, Almanlar gibi olmayı bir marifet sayanlar; toplumu değiştirmek için bütün güçleri ile çalıştılar. Biz ilkokuldayken kütüphanedeki bütün kitaplar, Allah'ın olmadığına dair "Allah yoktur." muhtevası içinde ilkokulların kütüphanelerine yerleştirilmişti bile.

Sevgili kardeşlerim! Allah için olmak, Osmanlı'nın davranışlarını Osmanlı gibi yapabilmeye bağlıdır. Birbirini aldatmayan, birbirinden nefret etmeyen, tam aksine birbirini yüceltmeye çalışan insanların oluştuğu yeni bir topluma ihtiyacımız var. O toplumu gerçekleştirebiliriz. Bundan %100 eminiz. Bunun öyle olacağını göreceksiniz. Yani o hedefe mutlaka ulaşacağız. Bu konuda tereddüdü olanlar varsa onlara şimdiden müjdeyi verelim ki; mutlaka dünya üzerinde bir sulh ve sükûn kurulacaktır. Bu sulh ve sükûnun oluşması Türkiye'den başlayacaktır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, ümitsiz olmayın. Allahû Tealâ bize geleceğin müjdesini veriyor. Bir dünya sulhu kurulacaktır. Evet, kurucusu biz olacağız, bizler olacağız; biz ve bizimle beraber olanlar. Sonra herkes bizimle olacak. Neden? Çünkü biz sulh ve sükûnu temsil ediyoruz. Biz iyi ahlâkı temsil ediyoruz. Biz 600 yıllık bir Osmanlı olarak Osmanlı'yı temsil ediyoruz.

Sevgili kardeşlerim, Osmanlı'nın başından evvel de bizim atalarımız, bizim soyundan geldiklerimiz vardı. Osmanlı'nın başlangıç noktasından itibaren Osman Gazi Han'dan itibaren biz tarih sahnesinde vardık. Yeniden var olacağız ve dünya sulhu sizlerin ve bizim eserimiz olacak sevgili kardeşlerim.

Öyleyse ne var ki şu dünyada kavga edecek, savaş verecek, başkasının hakkını haksız yere gasp edecek, arkasından da vicdan azabı duyacak? Neden? Yardım etmek varken, kardeş olmak varken, elimizdeki fazlayı paylaşmak varken... Gönül rızası ile bir paylaşmaktan bahsediyorum. Böyle bir dizaynda bütün insanlar için mutluluk söz konusudur, huzur söz konusudur.

Sevgili kardeşlerim, davranış biçimlerimizi Osmanlı'yı kendinize örnek alarak dizayn edin. Onlar hiç kalp kırmazlardı, insanlara usulünce anlatırlardı. Her mahallede mutlaka tasavvuftan bir muhtar vardı. Her mahallede mutlaka bir cami vardı. O caminin imamı aynı zamanda muhtardı yani o mahallenin resmî hâkimiydi. Onlar her zaman adaletin temsilcileriydi.

Sevgili kardeşlerim, herşey öylesine güzeldi ki... Şimdi şu filmlere baktığımız zaman, haberleri izlediğimiz zaman tüylerimiz diken diken oluyor. Nasıl bir yaşantı biçimi ki; her an hırsızlıklar, cinayetler, hırsız girmemiş evlerin kalmaması, kapkaçlar, yol soygunları, herşey sevgili kardeşlerim...

Şeytan, İlluminati'yi parmağına dolamış, bütün dünyayı birbirine düşürmeye uğraşıyor. Ama Allah buna müsaade etmiyor. Bir süre sonra bu oyunun bozulduğunu göreceksiniz. Biz şu dünya hayatını yaşarken bütün dünyada sulh ve sükûnun kurulduğunu göreceksiniz. Neden mi kendimizden bu kadar eminiz? Sualin arkasında aslında bu yok. Çünkü bunu gerçekleştirecek olan biz değiliz. Bunu gerçekleştirecek olan Allah. Biz sadece O'nun borazanıyız. O'nun sizlere ulaşan sesiyiz, telefonuyuz. O kadar.


Sevgili kardeşlerim. "Yapacağız, edeceğiz." lafları bize ait değil. Biz bir vasıta olarak bunu mutlaka gerçekleştireceğiz. Engel olmaya çalışanlar varsa buyursunlar, bakalım Allah'a karşı savaş verebilenlerin durumu nedir, onu herkese gösterelim.Sevgili kardeşlerim, biz Allah içiniz. Bir canımız Allah'ın yolunda tükenecek. Ama bu hayat süresince insanlığa büyük izler bırakacak olan hizmetlerde bulunacağız. Bunu biz yapacağız demiyoruz. Biz bunların bize Allah tarafından yaptırılmasında naçiz bir görevli olarak görev alacağız. Biz Allah'ın tasarrufundayız. Kendiliğimizden bir şey yapamayız. Bu sözleri de biz söylemiyoruz, O söyletiyor.

Sevgili kardeşlerim, biliniz ki hepinizi çok ama çok seviyoruz. Hem kendimizden hem de gelecekten kesin bir standartta eminiz. Bilmediğimiz en önemli şey şudur ki; zaman. Ne zaman Allahû Tealâ bunları gerçekleştirecek, bunu bize söylediği güne kadar biz bunu bilmeyiz. Gerçekleştirecek olan biz miyiz? Buna biz demek de doğru olur mu bilmiyorum? O'nun iradesinde bir insan. Kendiliğinden hiçbir şey yapamayan, sadece Allah'ın yaptırdıklarını yapabilen, O'nun konuşturduklarını konuşabilen bir telefon...

Sevgili kardeşlerim, dünya bu telefon sayesinde huzura kavuşacak. İşte bu keşmekeş, insanların bunca birbirine düşman kamplara ayrılıp savaşmaları, bunca insanın İlluminati'nin hedefleri uğrunda birbirine saldırtılarak öldürülmesi, bunların hepsi şeytanın tuzaklarıdır. O tuzaklar -hiç endişeniz olmasın sevgili kardeşlerim- sona erecektir.

Bu dünyada henüz bozulmamış olan insanlar yaşıyor. Onların da bu istikamette mutlaka akılları başlarına gelecektir. Biz sadece önde olacağız. Onları, o Allah'ın dostu olacak olan her dînden insanları biraraya getirmek; o bizim görevimiz.

Sevgili kardeşlerim, böyle deyince dînler olmadığını da söylemek mecburiyetindeyiz. Hristiyanlık dîni diye, yahudilerin dîni diye, İslâm'ın dîni diye ayrı ayrı dînler yok. Allahû Tealâ Tevrat'ta da İncil'de de Kur'ân-ı Kerim'de de o dînin, o kitaba ait olan dînin, Tevrat'a ait olan dînin Hz. İbrâhîm (A.S)'ın hanif dîni olduğunu, İncil'in muhtevasındaki dînin Hz. İbrâhîm (A.S)'ın hanif dîni olduğunu söylüyor.

İslâm dîninin hanif dîninin hüviyetinde bulunduğu, Tevrat'ta da İncil'de de Kur'ân-ı Kerim'de de Allah tarafından Hz. Musa (A.S)'a da Hz. İsa (A.S)'a da Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e de anlatılmış, emredilmiş, açıklanmış. Dînler yok! Sadece bir tek dîn!İşte gelecek günlerde dînler arası diyalog, ritüellere dokunmadan, merasimlere dokunmadan, insanları ana hatlarda biraraya getirecektir.

Buradaki musevilerle ve hristiyanlarla, onların başındaki kişilerle oluşturduğumuz toplantılar açık ve kesin bir şekilde onlara ispat etti ki; dînler yoktur, hepimiz aynı dînin mensuplarıyız. Bu, burada atılan bir adımdır, bir aydınlıktır, bir nurdur. Bütün dünyaya mutlaka yayılacaktır.

Sevgili kardeşlerim, niçin böyle oluyor? Onlar neden inanıyorlar sözlerimize? Çünkü sözlerimizin ispatını sadece Kur'ân'dan vermiyoruz. Onların kendi kitaplarından da veriyoruz. Onlar kendi kitaplarına baktıkları ve bunları gördükleri zaman diyorlar ki: "Nasıl olmuş da biz şimdiye kadar bu hakikatlerden hiç haberdar olmamışız? O zaman cihan harpleri falan oluşmazdı."

Son bir harp, son bir savaş. Olacak sevgili kardeşlerim. Ama ondan sonra bir dünya sulhu bütün dünyayı mutlak olarak kaplayacak. Bütün dünyadan bahsediyoruz. İslâm'ın bayrağı, hristiyanların bayrağı, musevilerin bayrağı diye bir bayrak değil, Allah'ın hak bayrağı ortaya çıkacak. Dünya bayrağı!

Birleşmişler Milletler şimdiki hüviyetini değiştirerek gerçek anlamda birbirini seven ve aynı dînden olduklarının bilincinde olan insanların idare ettiği bir yenidünya dizaynı kurulacaktır.Bu bapta hepinizi müjdeliyoruz sevgili kardeşlerim. Bundan hiçbir kuşkumuz, hiçbir endişemiz yok! Biliyoruz ki Allahû Tealâ bugüne kadar bize ne söylediyse hepsi adım adım gerçekleşti.

Bundan sonra da öyle olacak. Bizim sizlerden farkımız, Allahû Tealâ'nın bize geleceği de bildirmesi. Bizim sizlerden farkımız, Allahû Tealâ'nın bize ne yapmamız lâzımgeldiğini söylemesi değil -sözlerime dikkat edin- ne yapmamız lâzımgeldiğini söylemesi ve onu bizim yapmamız değil, Allah'ın bize yaptırması!Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sözlerimiz burada tamamlanıyor. Allahû Tealâ'nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi burada noktalıyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı