Osmanlı’da Harem

4580 readings

Osmanlı’da Harem

 

Yeni Osmanlılar Derneği’nin çıkarmış olduğu bir yayında haremle ilgili aşağıda ifadeler yer alır: “Osmanlı’da Enderun; padişah, saray ve devlet hizmetinde bulunacak erkeklerin, kadınların yetiştirilmelerine yönelik bir eğitim kurumuydu. Harem personelinin yetiştirilmesinde Enderun mektebindeki usuller tatbik edilirdi. Çeşitli vesilelerle saraya gelen cariyelerle, haremin hususi yapısı içinde ne padişahın ne de şehzadelerin karşılaşması mümkün değildi. Orası İslam ilimlerinin ve çeşitli sanat ve mesleklerin öğretildiği bir eğitim yuvasıydı. Buraya getirilen getirilen cariyelere önce Çeşmifereh, Nergizade, gibi latif isimler verilirdi ki bu onlara değer verildiğini gösterirdi. Sonrada Kur’ân-ı Kerim, âdâb-ı muaşeret, güzel konuşma, fıkıh edebiyet nakış dersleri alırlardı.

 

Onlar farkına varırlar mı bilinmez ama kalfalar tarafından sürekli izlenirlerdi. Misli zor görülen elemeden geçen kızlardan bir ikisi göze batar ve kenara ayrılırlardı. İşte bunlar padişah hanımı ve padişah anası olarak yetiştirilir, kendilerine hususi bir eğitim verilirdi. Diğerleri sevilen memurlarla evlendirilirdi ki buna çırak çıkarmak denilirdi. Bu kızların çeyizlerini bizzat padişah yapardı. Eğitimi biten kız çırak çıkarılmayı beklemek zorunda değildi, evlenme hakkını isteği zaman kullanabilirdi.

 

Cariyeler isterlerse sarayda kalır rütbe edinirlerdi. Yeni gelecek acemilerin eğitilmesinde vazife alabilirlerdi ki buna “kalfa” denirdi. Çalışkan ve dürüst olanların önü daima açıktı, hatta “hazinadar usta olabilirlerdi ki; bu büyük bir mertebeydi. Cariyeler en basit şekliyle savaş esiri, yani, köleydiler. Ama Türkler onları kazanmasını bilirlerdi. Haremi düzenleyenler “Nasıl yaşarız” ziyade “nasıl ölürüz” sorusuna cevap ararlardı. Sultanların naaşları Hırka-ı Saadet dairesinin duvarı dibinde yıkanır ve gaslhane daima gözler önünde dururdu. Harem de “cümle kapısı” ile meyyid kapısı yan yanaydı ve adeta “tahtırevanla girişin tabutla çıkışı olur” der gibiydi.

 

Harem en anlaşılır şekliyle padişahın eviydi ve burada annesi, oğulları, kızları, gelinleri ve torunlarıyla yaşardı. Cariyeler, kilerci çamaşırcı ve kâtibe olurlardı. Dayeler ( sütanneler) ve dadılar padişah anası gibi hürmet görürlerdi. Doğrusu şu ki harem hakkında çok az şey bilinir ama çok şey söylenir. Bazı edepten fukaralar hayallerindeki fantezileri yakıştırır onlara. …Ne vebal amam!

 

İşte bu hanım sultanlardan biri; Hatice Tarhan Sultan… Kendileri şehir içinde dolaşmayı çok sever. Bir gün Azakkapı civarından geçerken enteresan bir şey görmüş olmalı ki arabasını durdurur. Perdeyi aralar ve mahalle çeşmesini seyre koyulur. Yaşlarında bir kız çocuğu irice bir testiyi boyuna kaldırmış doldurmaya çalışmaktadır. Lüle yüksek, yalak yosunlu ve kaygandır. Nitekim beklenen olur, ağırlaşan testi kızcağızın minik ellerinden kurtulur ve kırılır. Küçük kız bir yandan testi kırıklarını toplarken öbür yandan yaşlı kadınlar gibi dizine vura vura ağlar ağıt yakar. Gözyaşları sicim olur, yanağını yalar. Valide Sultan bu yürek sızlatan sahneye dayanamaz, gelir kızın başını okşar: “ sen üzülme güzelim” der, “ ben sana yeni bir testi alırım tamam mı?” Kız büyümüş de küçülmüş gibidir. Küçücük dudakları hırsla titrer. “ ben testiye üzülmüyorum efendim” der, Kocaman bir kız oldum hala su taşıyamıyorum. Beceriksizin biriyim işte, bir işe yaramıyorum.”

 

Bu gayretkeşlik ve insanlara faydalı olma arzusu Hatice Tarhan Sultan’a çok tesir eder. Kızcağızın ailesiyle tanışmak ister. Nitekim minik çilekeşsin hayat hikayesini öğrenir. Saliha aslı nesli bilinmeyen bir köledir. Ev halkı ona çok alıştık dese de Valide Sultan’ın dediği olur, kzcağız hareme alınır.

 

Saliha Dilaşup sarayda ince bir terbiyeden geçer ve zekası ve zarafeti ve şefkatiyle akranlarına fark atar. Gün gelir Sultan İbrahim’e eş, III. Ahmed’e anne olur. Artık koca imparatorluğun en güçlü kadınıdır.

 

Saliha Sultan: “Benim ikbalim sudan geldi.” Der ve su hayrına çok para harcar. Bentler kemerler sebilhaneler kurduruu ama yetmez, bir gün oğlunu çağırıp Azakkapı’da bir çeşme yaptırmak istediğini söyler. III. Ahmed sorar: “ İyi ama nasıl bir çeşme?”

Saliha Sultan. “ Orasını bilmem” der, “yalnız küçük kızlar testilerini kırmasınlar yeter!”

 

İşte Unkapanı Köprüsü’nü geçip Karaköy Perşembe pazarı istikametine dönerken sağımızda kalan muhteşem çeşmenin böyle bir hikâyesi vardır.

 

Ve bizler biliyoruz ki, İstanbul’u İstanbul yapan, Osmanlı Hanım sultanlarının inşa ettirdiği sayısız şaheserlerdir. Onlar hiçbir zaman köşelerin çekilip oturmamış, insanlığa hizmet adına adeta yarışıp durmuşlardır. Cihana nam salmış bir imparatorluğun başarısında, Osmanlı kadınının yeri hiçbir zaman azımsanamayacaktır.”

 

1755 yılında Sultan III. Mustafa döneminde İstanbul’a gelmiş bulunan Baraon de Tott, Mühendishâne-i berri Hümâyûn’nun kuruluşunda önemli katkılarda bulunmuş modern top yapımı ve topçu yetiştirilmesi için çalışmalar Baron de tott denetiminde başlatılmıştır. Şimdi harem hakkında ileri geri yazı yazan insanların haremi görmelerinin imkansızlığını anlatmak için bir alıntıda Baron de Tott’un hatırlarının yer aldığı “Türkler “ isimli kitabından: “Padişah hanımlarını taşımak için yapılmış kayıklar, yirmi dört çift kürekli olup, tamamı beyaza boyanmış olup her tarafı panjurlarla kapalı idi. Bunları kayıklara almak için tülden yapılmış dar bir tünelden faydalanılırdı. Pek ender olarak gezintiye çıktıklarında, kırlık yerlerde tesbit edilen Harem dairesi de tüllerle kapatılır, karaya çıkışlarında da aynı tedbirler alınırdı. Zenci harem ağaları bu yolun etrafını çevirirler, yaklaşacak olanları uzaklaştırmak maksadıyla tüfenkli Bostancı- Hasekileri de ikinci bir kuşak teşkil ederdi. Bu tedbirlerin farkına varmayıp da yaklaşanlar, atış menzilene girerlerse yedikleri kurşunla ilk ihtarı almış olurlardı.

 

Bir Çerkez Prensesinin Harem Hatıraları İsimli kitapta gerek vazifesi sebebiyle gerekse hanedanla akraba olması nedeniyle Leyla Açba Adlı hanım efendinin hatıralarında oldukça ilginç olaylar anlatılmaktadır. Haremle ilgili bilgiler ise şu şekildedir:

 

Osmanlı sarayına alınan kızlar umumiyetle Kafkas asıllı, bilhassa Çerkes, Abhaz veya Gürcüdür. Bu mevzu açılmışken pek mühim bir gerçeğe de değinmem gerekir:

 

Saraya intisap eden kızlar eğer Çerkes ise, muhakkak fakir ve çiftçi bir aileye mensuptur. Zira Çerkesler de aristokrasi diye bir sınıf ayırımı olmadığı gibi kendi devletleri de ne yazık ki olmamıştır. Ama eğer kız Abhaz ise, şüphesiz yüksek ve soylu bir aileden gelmektedir, çünkü Abhazya’da aristokrasi vardır ve tıpkı Avrupa’da olduğu gibi prens, dük, vs. unvanları taşıyan pek çok soylu aileler mevcuttur. Fakat kız Gürcü ise, ailesi kat’iyyen tacirdir ve orta halli bir hanede dünyaya gelmiştir. Sultan Abdulmecit Han devrinde Çerkes kızları umumiyeti teşkil ederdi. Cennetmekan Sultan Abdülaziz Han’dan sonra Abhaz kızları, hem güzellikleri ile hem de ailelerinin soylu olmalarıyla tercih edilmeye başlanmıştır.

 

Sultan Abdülhamid Han devrinin son dönemlerinde ve Sultan Mehmed Reşad Han’ın saltanat yıllarında Harem’e alınan kızların Kafkas asıllı değilde Arnavud veya Boşnak olduğu bilinir. Ne yazık ki eski düzenin değişmesiyle Harem-i Hümayun’daki intizam da bozulmuştur. Buna İttihat ve Terakki cemiyetinin sebep olduğu tarihin kara sayfalarına yazılmıştır.

 

Kızlar saraya girer girmez adları değiştirilir ve Farsça kökenli bir saray adı takılırdı. Ayrıca kızların yaşları dört veya on yaş arası değişmekteydi, on yaşın üzerinde olan kızların saraya alındığı pek görülmemiştir. Ama istisnaları da elbet vardır.

 

Kızlar beşer veya yedişer gruplar halinde bir katibe kalfanın emrine verilirdi. Bu kalfa, kızlara ilk üç yıl zarfında sarayın düzenini ve ahlakını öğretirdi. Bu aşamanın nihayetinde kızlar musiki ve hat öğrenmeye başlarlardı. İstekli olanlara alafranga tarzı piyano, resim ve ecnebi diller de öğretilirdi. Mektep yılları en az beş sene bu minval üzere devam ederdi. Bilâhare yirmi yaşına geldikleri vakit bilgili, küllltürlü edepli bir saraylı hanım oluverirlerdi. Bundan sonra tabi saraydan ayrılmak istemiyorlarsa, görev zamanı başlardı. Hünerlerine göre bir vazife verilir ve uzun yıllar hizmetlerine devam ederlerdi.

 

Bu hanımlardan yaşlananlar görevlerinden ayrılmak isteyenlerse Topkapı Sarayı’na giderler orada bir sene ikamet ettikten sonra Dolmabahçe Sarayı’na yerleşip vazifelerinden tekaüt olurlardı.

 

Hizmet ettikleri zaman boyunca kızlar vazifelerinin derecesine göre maaş alırlardı. Her ay başında atlas keseler içinde gelen bu altınlar, hanımların dairesinde muhafaza edilmezdi, zaten sarayın işçinde her türlü ihtiyaçları karşılandığı için bu altınları harcayacak yerleri de yoktu. Bu yüzden keseler , bu görevle meşgul olan kalfaya verili, bu hanım da verilen keseyi alıp maaş alan tüm saraylıların altınlarının muhafaza edildiği dairedeki kutusunun içine koyardı.”

Eğer bir gün bir kalfa saraydan ayrılmak isterse biriken maaşı ve kendisine ihsan edilen hediyeleri verilir ve küçük bir törenle uğurlanırdı. Saray hayatından sonra da huzur içinde yaşaması böylece mümkün olurdu.

 

İşte normal bir kalfanın sarayda sürdüğü güzel ve rahat hayat bundan ibaretti. Ne yazık ki bu güzel hayatı lekelemek isteyen pek çok kişi olmuştur. Bilhassa Avrupa, Harem’i kötülemiştir. Bu pek hazin bir hadisedir, zira sarayı ziyaret eden pek çok kraliçe, prenses, ecnebi sefireleri harem hayatını kendi gözleri ile görmüş tanımıştır. Yine de maalesef suçlamaların sonu gelmiyor”

 

Cafer EROĞLU

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı