YAVUZ SULTAN SELİM VE HASAN CAN

6708 readings

             YAVUZ SULTAN SELİM VE HASAN CAN

 

Bir gün Yavuz Sultan Selim Han, Kapı ağası Hasan Ağa’nın bir rüya gördüğünü öğrendi ve kendisine anlattırdı. Ağa şöyle dedi:

– Bu gece Harem dairesi nur yüzlü kimselerle doldu. Sultan’ın kapısı önünde de ellerinde birer sancak bulunan dört kişi duruyordu. En öndeki zatın elinde Sultanımız’ın sancağı vardı. O zât bana dedi ki:

        Biz neye geldik, bilir misin? Ben de:

        Buyurun! Dedim. Bunun üzerine:

– “Şu gördüğün mübarek kişiler, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ashâbıdır. Hepimizi Peygamber Efendimiz (S.A.V) gönderip Sultan Selim Han’a selâm söyledi ve buyurdu ki: “Haremeyn’in (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin) hizmeti kendisine verildi, kalkıp gelsin! Bu gördüğün dört kişiden birisi Hz. Ebu Bekir Sıddık, diğeri Hz. Ömer, bir diğeri de Hz. Osman’dır Ben de, Ali bin Ebu Talip’im. Bunu var Sultan Selim Han’a müjdele!” dedi ve aniden hep birlikte kayboldular.”

Hasan Ağa’nın Mürşidi Hasan Can, rüyasını Sultan’a aynen nakletti. Padişahın mübarek yüzü kızardı ve gözlerinden sevinç yaşları boşanarak:

– Ey Hasan Can! Sana demez miyiz ki, biz, bir tarafa memur olunmadıkça (bize Allahû Tealâ tarafından emir verilmedikçe) hareket etmeyiz. Atalarımızdan her biri evliyalıktan nasibini almışlardır. Her birinin nice kerametleri vardır. Dedi.

Gerçekte Yavuz Sultan da, o gece aynı rüyayı görmüştü. Bu manevî işaretlerle desteklenen Yavuz:

– Hasan Ağa da divanda bulunsun! Tez Mısır seferi hazırlıklarına başlansın! dedi ve 1516’da Mısır seferine çıktı.

Cengâver Sultan, çok sade bir hayat yaşadı. Az uyuduğu için ekseri geceleri kitap okumakla geçirirdi. Her öğün tek çeşit yemek yerdi. Ağaçtan tabak kullanırdı. Dünyevî lezzetlerden hoşlanmazdı.

Kendisi pek sade giyinirdi. Bunun sebebini soranlara:

– Süslü ve şaşaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildir. Niçin boş yere bu külfete katlanalım? Derdi.

Bir elbiseyi eskiyene kadar giyerdi. Bütün devlet erkânı da böyle davranmak mecburiyetinde kalırdı. Bir defasında Venedik elçisinin İstanbul’a gelip huzuru şâhaneye yüz süreceği haberi geldi. Bunun üzerine vezirler, üzerlerindeki hayli eskimiş elbiseleri değiştirme ihtiyacı hissederek sadrazam aracılığıyla durumu Yavuz’a tedirginlikle de olsa bildirdiler. Yavuz hiç kızmadı ve:

– Münasiptir. Dedi.

Elçinin geleceği gün bütün vezirler, yeni esvaplarıyla padişahın huzuruna vardılar. Ancak gördüklerine inanamayarak dehşetli bir hayrete düştüler. Zira Yavuz’un üzerinde yine o eski ama tertemiz elbiseleri vardı. Tahtında oturmuş, keskin kılıcını çekip tahtın basamağına koymuştu. Karşı pencereden vuran gün ışığı altında kılıcın parıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu durum karşısında bütün vezirler, üzerlerindeki görkemli elbiselerinden utanıp, şaşkın bir vaziyette kaldılar. Görüşme bitip elçi dışarı çıktıktan sonra Yavuz, sadrazama bakarak:

– Paşa! Var elçiye sor; bizi nasıl bulmuşlar? dedi.

Sadrazam, Padişah’ın emrini yerine getirip döndü ve elçinin izlenimini nakletti:

– Sultanım! Venedik elçisi: “O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim bile…” Demişti.

Yavuz, tebessüm etti ve sadrazama şehadet parmağı ile kılıcı göstererek:

– İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, kâfirin gözü ondan asla ayrılamaz ve bizi görmez! Ama Allah esirgesin, bir gün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffar, bizi hem hor görür, hem de tepeden bakar! dedi.,

 

Yavuz’u, o korkunç Sina Çölü’nde bir arslan; Mısır’a girişte mütevazı, gözü yaşlı, şükreden bir mü’min; Üsküdar’da kendisini bir nefs muhasebesiyle yönlendiren ilâhî ve derin tatlara uğramış bir derviş olarak görürüz.

 

Yavuz, Lalası Hasan Can’a şu mısraları okudu:

Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;

Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş!

 

Böyle diyen Yavuz Sultan Selim Han, velîlerin huzuruna girdiği zaman büyük bir edep gösterip, gerekmezse konuşmaktan bile çekinirdi. Nitekim Şam’da yetişen büyük velîlerden Muhammed Bedahşî Hazretleri’ni ziyaretinde hiç konuşmamış, sadece dinlemiş ve sonra da huzurundan öylece ayrılmıştı. Beraberinde bulunan devlet büyükleri, kahraman bir padişah olan Yavuz’un bu hâline şaşırarak:

– Sultanım! Sadece dinlediniz. Ne hikmettir ki, bir kelâm bile sarf etmediniz? Diye sormuşlar, Yavuz da cevaben:

– Büyük velîyullahın meclisinde onlar konuşurlarken başkalarının konuşması kaldı ki cihan padişahı da olsa uygun düşmez. Biz Sultan isek de, böyle manevîyat Sultanlarının himmetlerine her zaman muhtacız. Şayet huzurunda konuşmam gerekseydi, bunu belli ederler ve söz etmemi sağlarlardı. Dedi.

 

Yavuz’un Lalası olan Hasan Can;

Padişahın sırtında şirpençe adı verilen bir çıban çıkmıştı. Çıban, kısa zamanda büyüdü, bir delik hâline geldi. Yaranın içinden Yavuz’un ciğerini görüyorduk. Kendisi çok ıstırap çekiyordu. Yaralı bir arslan gibiydi. Aczi, bir türlü kabullenemiyordu. Cengâverlerine taktik ve talimatlarına devam ediyordu. Yanına yaklaştım. Bana kendi hâlini kastederek:

– Hasan Can, ne hâldir? Dedi.

Ben de, artık fâni yolculuğun sonuna gelmiş, bâkî hayatın başına ulaşmış olduğunu sezdiğim için gönlümü şimdiden yakan ayrılık hüznüyle:

– Padişahım artık Allahû Teâla ile beraber olmak zamanınız herhalde geldi! Dedim. Koca Sultan döndü, yüzüme hayretle baktı:

– Lala, Lala! Sen beni bu ana kadar kiminle beraber zannederdin? Cenâb-ı Hakk’a yönelişimde bir kusur mu gördün? Biz zaten Allah ile bileyiz.

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı