Osmanlı (Döküman)

3189 readings
“Osmanlı” dediğimiz zaman şu dünya üzerinde adaleti en güzel şekilde canlandıran bir müessese görüyoruz. Âlemlere ibret olan bir Osmanlı!

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Osmanlıya “Osmanlı” denmesi, Osman Bey ile Osmanlılık müessesesinin kurulmasından kaynaklanır. Osman Bey’den başlayan Osmanlılar, onların evvelki noktalarında da hep mürşitlere bağlı olmakla devam ede gelmiştir. Osman Gazi veya Osman Bey ilk Osmanlı beyidir. Henüz sultanlık müessesesi oluşmamıştı. Ama Osman Bey bir tarikat ehliydi. Mürşidinin kızıyla evlenmişti. Osman Bey bir rüya görüyor, göğsünden bir çınar ağacı fışkırıyor, dalları bütün yukarıları kaplıyor. Bunu mürşidine götürüp sorduğu zaman onun verdiği cevap şu: “Senin soyundan gelecek olan bir büyük devlet kurulacak.” Bu devlet hükümran olacak dünyaya ve bütün dünyaya adalet götürecek, hak götürecek, eşitlik götürecek.


Ve Osman Bey ile birlikte Osmanlı başlamıştır. O zaman Anadolu’ya hâkim olan Selçuklu Devletiydi. Osman Bey, yerini oğlu Orhan Bey’e bıraktı. Osman Bey ile birlikte seferler başlamıştı ve Osmanlı giderek büyüyecekti. Öyle bir imparatorluk olacaktı ki; bütün imparatorluklar arasında en geniş toprak alanı ona ait olacaktı.


İşte sevgili kardeşlerim, Yavuz Sultan Selim, Allahû Tealâ’dan Peygamber Efendimiz (S.A.V) vasıtasıyla bir emir almıştı: “Mukaddes emanetleri buradan al, bu görev sana verildi.” Sevgili kardeşlerim Yavuz Sultan Selim ordusunu toplayıp yola çıktı ve ciddi bir karşı koyan sistemle ciddi bir orduyla büyük savaşlar yapacağı bir standartta bir olay yaşamadılar. Gobi Çölü’nü geçiyorlardı. Yavuz Sultan Selim atından indi ve yaya yürümeye başladı. Baş vezir: “Padişahım! Ordunun hali nicedir. Zaten yorgunluktan hepsi perişan, bir de atınızdan indiniz ve yaya yürüyorsunuz. Yavuz Sultan Selim dedi ki: “Bak! Önümüzde Peygamber Efendimiz (S.A.V) yürüyerek gidiyor. Benim peygamberim yürüyerek gidiyorsa, ben atla gidebilir miyim? Böyle bir şey bize mümkün olur mu?” Bütün asker çölü yaya geçtiler. Allahû Tealâ onlara kuvvet verdi, kudret verdi ve mukaddes emanetler oradan alındı ve Osmanlı topraklarına (İstanbul’a) geri götürüldü. Sonra İstanbul’da Topkapı Sarayı’na yerleştirilecekti.


Sevgili kardeşlerim! Osmanlı, bizim bütün dünyaya iftiharla arz edeceğimiz, sunacağımız bundan huzur ve gurur duyacağımız bir atalar silsilesidir. Onlar bizlerin atalarıdır. Biz, 600 senelik bir Osmanlı olarak konuşuyoruz. Ceddimiz Evrenos Bey (biliyorsunuz soyadımız Evrenosoğlu) ilk akıncı beylerindendi. Babası İki Bölüklü İsa Bey, onun da babası Bozoklu Han’dı. Allahû Tealâ Risalet Nurları’nı yazdırırken Bozoklu Hanın Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in soyundan geldiğini ve seyit olduğunu yazdırdı bize. Sonradan Evrenos Bey’den çok sonra şerif olan birisi soyumuza dâhil oluyor ve şeriflik unvanı da geliyor asırlar sonra. Bizim soy kütüğümüzde şeriflik müessesesinin nerede başladığı açık bir şekilde görülür. 


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bütün muhteva üzerinde Osmanlı’ya baktığımız zaman Osmanlı’nın örnek bir davranış biçimleri dizisini sergilediğini görüyoruz. Osmanlı, dünyadaki en dürüst insanların biraraya geldiği bir dizaynı içeriyordu.


Sevgili kardeşlerim! Avrupa, adım adım kontrol altına alınırken hedef, Memalik-i Osmaniye’nin büyümesi, şan kazanmak değildi. Ama asillerin sultası altında ezilen halkı bu esaretten kurtarmaktı ve nerede Osmanlı duruma hâkim olduysa orada asillerle halk arasındaki büyük klâs farkı Osmanlı tarafından ortadan kalktı. Asiller de halk da Osmanlı kanunlarına tâbî oldular. Osmanlı’da kanun hâkimdi.


Sevgili kardeşlerim! Bir dünya nizamının kurulması, Afrika’nın kuzeyini, Avrupa’nın büyük bir kısmını, Asya’nın bir bölümünü, Arap yarımadasına kadar, o da büyük kısmı, hemen tamamı işgal edilmiş olan bir dizaynda, Osmanlı dünyadaki en büyük toprak sahibi olan ülke olmak şerefine ulaştı. Bunu da Osmanlı’nın kurduğu dizayn önemliydi. Halkın yaşaması her açıdan muhteşem bir oto iradi düzeni ifade ediyordu. Yani halk arasında öylesine güzel adetler yer almıştı ki; her şey otomatik olarak gerçekleşiyordu. Her mahallede mutlaka bir cami mevcuttu. O caminin imamı, zamanımızdaki muhtar görevini üstleniyordu. Hem caminin başkanıydı, hem de o mahallenin başkanıydı ve her caminin girişinden evvel mutlaka bir girişteki taş duvar üzerinde bir boşluk bırakılırdı. Bir delik demek belki daha doğrudur. Bir açık kesim, üstü örtülü, her tarafı örtülü ama içerisi görülmüyor.


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Böyle bir dizaynda bütün insanlar için söz konusu olan şey Allahû Tealâ'nın dizaynıdır. Her ülkede olduğu gibi Osmanlı’da da fakirler vardı. İşte akşam namazına ve yatsı namazına girilirken zenginler, ellerindeki o günlük kendilerinin ihtiyacı ötesinde olan kısmı o delikten içeriye koyarlardı. O taştaki delikten içeriye koyarlardı. Herkes, parası müsait olanlar elini sokup oraya biraz bir şeyler bırakırdı. Çıkarken hiç kimse kimseye dikkat etmezdi. Çıkarken de ertesi gün için imkânları olmayan birçok insan camiden çıkarken elini oraya sokar, oradan sadece ihtiyacı kadar para alırdı. Bu düzen yüzyıllar boyunca hep devam etmiştir. Osmanlıda mahalle, mahallenin muhtarı sayılabilecek olan imamın nezareti altında herkesin herkesten haberdar olduğu, kimsenin kimseden bir şey gizlemediği bir güzellik, sulh ve sükûn içinde devam ederdi. Komşu hakkı her zaman ön plandaydı.


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerimizde Osmanlı’yı hep örnek almalıyız. Osmanlı’da aile, mukaddes bir müesseseydi. Aileler genel anlamda pederşahi aile sistemi üzerine kuruluydu. Büyükbaba, dede ailenin en yaşlısı, daima ailenin reisiydi. Sonra onun oğulları, kızları, evlenenler için eğer bir konak söz konusuysa ayrı bir ev alınmazdı. Genel olarak o konağın daireleri ayrı ayrı ailenin erkeklerini esas alarak dizaynı oluştururdu. Çocuklar, evli çocuklar ayrı ayrı bölümlerde yuvalarını kurarlardı. Saygı âleme örnek bir dizaynı içerirdi.


Sevgili kardeşlerim! Mahalle herkesin kontrolü altındaydı. Çocuklar herkesin kontrolü altındaydı. Komşular birbirinin çocuklarını ikaz etmek yetkisinin sahipleriydi. Bu konu hiçbir zaman istismar edilmezdi, kötüye kullanılmazdı, çocuklar başıboş bırakılmazdı. Herkes ne yapacağını, mahallede nasıl davranılması gerektiğini çok iyi bilirdi. Fakirlerle zenginler arasında zenginlerin fakirleri ezmesi değil, zenginlerin fakirleri koruması esas alınmıştı. Bütün bunların arkasında ne vardı dersiniz sevgili kardeşlerim? Bütün bunların arkasında Allah vardı, tasavvuf vardı. Yani Kur'ân'daki dînin bütünü vardı.


Sevgili kardeşlerim! Düşünün ki; bütün asker tasavvuftandı. Bir mürşide tâbî olmayan hiç kimse Yeniçeri Ocağı’na acemi oğlan olarak giremezdi. Asker tamamen Allah'ın askeriydi. Yeniçerilik farklı bir olaydı. Her on aileden bir çocuk seçilirdi, işgal edilen ülkelerdeki talep üzerine. Ve onlar tâbîiyetlerini tamamlayıp yeni çeri ocağına alınırlardı. Orada sadece eğitim görürlerdi. Yeniçeriler askerlerin temelini teşkil ederlerdi. Çok özel bir savaş stratejileri vardı. Mutlaka düşmanı çepeçevre sararlardı ve halkayı giderek küçültürlerdi. Bunun manası ortada kalanların çevreye yardım edememesiydi. Çevre, üç hat Yeniçeri zinciriyle (insanlardan, Yeniçerilerden oluşan bir zincir) kuşatılır ve zincir giderek daraltılırdı. Genişleyen, sonra daralan, daraldıkça sadece dairenin çevresini oluşturan insanlar. Karşı tarafın askerleri savaşa katılabilirdi. Karşı karşıya, göğüs göğse bir savaş cereyan ederken, ortada kalanlar bu savaşta ön saflara gerçek anlamda bir yardımı gerçekleştiremezlerdi. Her şey hesaplı ve planlı bir şekilde mutlaka dizayn edilirdi. Kösler vurmaya başladığı zaman ortalık inim inim inlerdi. Hacı Bayramı Velî zamanında “Pirimiz Sultanımız Hacı Bayramı Velî!” diye dağlar, yerler, gökler inlerdi.


Sevgili kardeşlerim! İstanbul’un fethi başlı başına Allah yardımının Osmanlı’ya nasıl geldiğini gösteren işaretlerle doludur. Gemilerin karadan Haliç’e geçirilmesi İstanbul’un fethindeki en önemli adımdır. Sevgili kardeşlerim! Eğer İstanbul’un Hıristiyan olan halkında çok daha fazla asker var olsaydı belki İstanbul alınamazdı. Unutmayın ki; İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet işgal ettiği zaman ordu hemen tamamen erimiş durumdaydı. Son kalanlar zaferi kazananlardı. Ama Allahû Tealâ Fatih Sultan Mehmet’e zafer vaad etmişti. Zaferin onlarda olacağını Fatih Sultan Mehmet’in mürşidi ona söylenmişti.


Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murat sarayındayken lalası yani mürşidi Hacı Bayram Velî geliyor, yanında birisi daha var. Fatih Sultan Mehmet henüz 5 yaşlarında falan. II. Murat diyor ki:


- Efendimiz! Acaba bize İstanbul’u fethetmek nasip olur mu ki?

 
Hacı Bayram Velî:

-Hayır Sultanım! Size değil. Ama bu delikanlı var ya (ortalıkta oynayan 5 yaşındaki Fatih Sultan Mehmet’i gösteriyor), ona nasip olacak. Bu sebeple bu Şemseddin’i (Ak Şemseddin) getirdim.

Sevgili kardeşlerim! Ak Şemseddin, 5 yaşındayken Fatih Sultan Mehmet’in ilk tasavvufi hayata intibakını sağlayan Allah'ın bir büyük evliyasıdır. Fatih Sultan Mehmet, babası II. Murat’a diyor ki:


- Sen Sultan-ı İklim-i Rum değilmisen.

- Öyliyem.

- Ben senin oğlun değilmiyem.

- Oğlumsun.

“Öyleyse bu beni niye dövüyor.” diyor Ak Şemseddin’i gösterip.

Babası da diyor ki:

- Onun mürşidi, benim mürşidimdi o da beni döverdi.”


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Osmanlı, hangi açıdan baksak bir dünya örneğidir, bir övünç vesilesidir, bir iftihar vesilesidir. Atalarımızla iftihar ederiz. Onun için bize en çok dokunan şey Osmanlı’nın yok edilmesi olayıdır. Gene bu milletin insanları tarafından.


Sevgili kardeşlerim! “Osmanlı” dediğimiz zaman ceddimizde büyük anılar, Allah için yaşamak temel faktördü. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra Fatih Camiini yaptırmak, bir cami yaptırmak istiyor ve de hep bakıyor etrafına neresi en güzel acaba diye. Bir yeri çok beğeniyor ve derhal sahibine adamlar gönderiyor “Ben burasını satın almak istiyorum.” diye. Ama bir Rum, o arazinin sahibi ve “Vermem! Satmıyorum. Arazimi satmak istemiyorum.” diyor. Fatih Sultan Mehmet oranın değerinin 8-10 mislini teklif ediyor ama sahibi kabul etmiyor. Fatih Sultan Mehmet oraya cami inşaatını başlatıyor. İşte adamın hak ettiğinden daha fazla parayı vermek için hazır olduğunu, en az iki katını vermeye hazır olduğunu söylemesine rağmen adam kabul etmeyince Fatih Sultan Mehmet bunu gerçekleştiriyor. “Allah rızası için ben cami yapmak istiyorum. Bundan daha güzel bir yer de yok.”


Adam, cami inşaatı devam ederken kapının önünde ağlıyor, o çok müteessir. Sokaktan geçen birisi diyor ki:

 
- Kardeşim! Niye ağlıyorsun? Ben toprağımı satmak istemedim. Ama sizin padişahınız benim toprağımı gasp etti, el koydu. Niye ağlıyorsun? Ağlayacak yerde gitsene kadıya!
 
- Ne kadısı ya! Bu padişah. Benim toprağımı alıkoyan her hangi birisi değil ki! Kadı ne yapabilir ki ona?
 
- Gel, ben seni götüreyim kadıya.
 
Gidiyorlar kadıya ve kadı Fatih Sultan Mehmet’i mahkemeye getirtiyor. Mahkemede Fatih Sultan Mehmet ayaktadır. İstanbul’un fatihi ayakta, kadı efendi oturuyor. Arazinin sahibi de hayretle olaylara bakıyor ve mahkeme tamamlanıyor. Kadı efendi diyor ki toprağın sahibine:

- Bak yavrum, evladım! İslâm’daki Allahû Tealâ'nın emri, burada bir gasp olayı var. Hırsızlık mertebesindedir ve sadece bir tek çözümü var. Hırsızlığın cezası, elin kesilmesidir. Bilekten kesilmesidir. Sadece bu konuda ödenecek olan diyet bu cezayı önleyebilir. Şimdi sana soruyorum: Bu padişahın elini eğer sen kabul etmesen ben mutlaka keserim. Ama bunun bir bedeli var. O bedeli kabul eder misin? Ne kadar istiyorsun bunun için?


Şimdi rakamı hatırlayamıyorum ama adamın 1000 altın dediğini kabul edelim; öyle bir şey kalmış aklımda. Fatih Sultan Mehmet diyor ki: “10.000 altın.” Onun söylediğinin 10 katını veriyor. Ve: “Her ay, her gün de şu kadar altın hak edeceksin. Her ay sana aylık da ödenecek bunun ötesinde.” Adam eğer kabul etmeseydi (arazinin sahibi) kadı efendi Fatih Sultan Mehmet’in elini kesecekti. Dava tamamlanıyor. Kadı efendi oturduğu yerden kalkıyor. O ana kadar Fatih Sultan Mehmet ayakta kadı efendi oturuyor. Geliyor padişahın önüne: “Padişahım! Şu ana kadar Allah'ı ben temsil ediyordum. Bu mahkemenin hâkimi, sahibi benim, Allah'ı ben temsil ederim. Ama dava bitmiştir ve ben senin sadece sadık bir tebaanım ve benim görevim padişahımın eteklerini öpmektir.” diyor. Eğiliyor, padişahın eteklerini öpüyor.


Sevgili kardeşlerim! Herşey en güzel şekilde dizayn edilmiş. Osmanlı uçbeyleri, sancakbeyleri ve beylerbeyleri eliyle devamlı büyüyordu. Toprak işgalleri devam ediyordu. Avrupa içerisine devamlı adaletin götürülmesi gerekiyordu. Asillerle halk arasındaki derin seviye farkı, halkın esir muamelesi görmesi, meselâ bir asilin mahkemeye çağırılıp gelebilmesi için kendisinin bunu kabul etmesi gerekiyordu. Bir asil atla giderken halktan birisini çiğnemişse bunun hesabını kimseye vermezdi. Sevgili kardeşlerim! Osmanlı, o ülkelerde asiller ve halk arasındaki seviye farkını yok etti. Öyle bir Avrupa kurdu ki; bugünlerde Osmanlının işgal ettiği Avrupa ülkelerindekiler diyorlar ki: “Bizim atalarımız hacca gitmek istedikleri zaman buradan yola çıkarlardı. Hacca kadar en rahat şekilde yol alırlardı. Bütün ülkeler Osmanlı hâkimiyeti altındaydı. Şimdi biz hacca gidebilmek için her ülkeden ayrı vize almak mecburiyetindeyiz.” Düşünün sevgili kardeşlerim; oradan, Avrupa’nın batısından yola çıkan birisi doğuya doğru yaptığı yolculukta ne kadar ülkeden geçecek bir düşünün. Her geçtiği ülkeden vize almak mecburiyetindedir. “Ben, benim atalarım oradan yola çıktıklarında hacca kadar hiç kimsenin kendisine hesap sormadığı bir dizayn içerisinde gider haccını tamamlar ve geri dönerdi.” diyor.


Sevgili kardeşlerim! Osmanlı beylerbeyleri eliyle, sancakbeyleri eliyle fetihler yapmıştır. Bizim ceddimiz olan Evrenos Bey de bunlardan bir tanesiydi. Bu fetihlerin bir Osmanlı kanunlarına göre başlangıçta tatbikatına göre demek daha doğru olur. Kanuni Sultan Süleyman devrinde her şey kanuna dayalı olmaya başlamış. Tımar, has ve zeamet diye işgal edilen topraklar üç bölümde, üç ayrı dizayn içerisinde oluşurdu. Bir toprağı işgal eden kişinin, o toprak emrine verilirdi. Osmanlı toprağı olurdu. Fakat orasını işgal eden, fetheden kimse, o fethi gerçekleştiren bey, oranın sahibi kabul edilirdi ve üç ayrı unsurun oluşması; ya tımar oluşurdu ya has ya da zeamet oluşurdu. Ama bu toprak sahipleri mutlak olarak ordu beslemek mecburiyetindeydi. Zaten akıncılık o orduların akıncı beylerinin beslediği orduların fethettiği yerlerin idaresi istikametinde gelişmişti. Üç ayrı sistemde geçerliydi. “Akıncı” deyip de geçmeyin. Her biri en az üç lisan bilirdi. Arka arkaya, bir biri ardından çok seri bir şekilde attıkları okları, mutlaka atları dörtnal giderken hedefi isabet ettirebilirlerdi. Her biri usta bir askerdi. İşleri sadece talim yapmak, gece gündüz savaş içerisindeymiş gibi eğitim almaktı ve bu sebeple Avrupa’nın her bölümü ayrı ayrı beyler tarafından devamlı bir fetih olayıyla karşı karşıyaydı ve akıncılar gerçekten çok büyük bir kuvvet oluşturdular. Bu kahraman evlatları, “Süleyman Paşa” adında bir hain mahvetmeyi başardı. Savaş vücuda geldiğinde Tuna Nehri’ni aşacak olan köprünün başında adamlarını yerleştirdi. Ve her akıncıdan ayrı ayrı köprü geçme parasını teker teker isteyerek, kayıtlara aldırarak onları orada bekletti ve düşman bu sırada köprünün birkaç bölümünü yıkmayı başardı. O zaman akıncıların savaşa iştirak etme şansı, imkânı kalmadı. Ve Süleyman Paşa bu ihanetiyle bütün akıncıların çok büyük bir kısmının yok edilmesini sağladı. Sevgili kardeşlerim! Bu ihanet aklımıza geldikçe hep tüylerimiz ürperir. Ne yazık ki birkaç tane hainlik vakası Osmanlıda vücut bulmuştur. Paşalığa kadar yükselen birçok yabancı, Osmanlı’da yer almıştır.


Sevgili kardeşlerim! Allah için yaşayan bir Osmanlı, 600 yıl bir şaşalı devrinde bir dünya hâkimiyetini sürdürdü. Sonra yavaş yavaş kazanılan topraklar birer birer kaybedildi. Arkasında birçok devletin Osmanlıyla baş edebilmek için bir araya gelmesi yatıyordu. Sevgili kardeşlerim! Osmanlı’nın dünya hâkimiyeti sebepsiz değildi. Osmanlı’da her hangi bir kişinin çırak olarak bir zanaat erbabının yanına veya bir tacirin yanına girebilmesi mutlaka tâbî olmasını gerektiriyordu. Tâbîiyetsiz bir çırak oluş mümkün değildi. Bunun manası bütün esnaf tasavvuf ehliydi. O zaman ahlak müessesesi bütün boyutlarıyla vardı. Osmanlı’ya baktığımız zaman asker sınıfına bakıyoruz; yeniçeri, hepsi tasavvufta. Esnaf sınıfına bakıyoruz; hepsi tasavvufta. Devlet erkânına bakıyoruz; hepsi tasavvufta.


Sevgili kardeşlerim! Osmanlı’yı Osmanlı yapan şey tasavvuftur. Yani Kur'ân'ın bütün boyutlarıyla yaşanmasıdır. 7 safha ve 4 tane teslim tasavvufu ifade eder.

1. Allah'a ulaşmayı dilemek
2. Mürşide tâbîiyet
3. Ruhu Allah'a teslim etmek
4. Fizik vücudu Allah'a teslim etmek
5. Nefsi Allah'a teslim etmek
6. İrşad olmak
7. İradeyi Allah'a teslim etmek


Esnaf sınıfı tasavvuftan, asker sınıfı tasavvuftan, devleti idare edenler tasavvuftan. Büyük kesim bu standartlar altında yaşadı ve onlar sayesinde (tasavvufu yaşayanlar sayesinde) Osmanlı zaferler kazandı. Gerileme devrinde bu olayda yavaş yavaş bir azalma görüyoruz, değişme görüyoruz, yozlaşma görüyoruz. Ama halkın büyük kısmı, esnafın, ordunun büyük kısmı gene tasavvufta olarak Osmanlı ömrünü tamamladı.


Sevgili kardeşlerim! Avrupa, bir Osmanlı İmparatorluğu beldeler silsilesiydi. Osmanlının Avrupa içerlerinde vücuda getirdiği kervansaraylar bir muhteşem dizaynı içeriyordu. Her şeyin en güzel standartlarda vücuda geldiği bir muhteva!


Sevgili kardeşlerim! Bütün insanlar için Osmanlı ders alınması lâzımgelen, ibret alınması lâzımgelen bir muhteşem saltanattı. Osmanlı, Allah'ın devletiydi. Ve çınar gerçekten oluştu. Dünyanın önemli bir kısmını muhtevasına alan, şimdiye kadar oluşabilmiş olan fetihlerin en büyük alanı kapladığı bir dünya hâkimiyeti, o Osmanlı’da yaşandı. Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra O’nun irtihalinden sonra saraydaki lalaların yani mürşidlerin yerini yavaş yavaş yıldız falına bakan, onunla meşgul olan insanlar almaya başladı ve Allah'tan ayrılma, yavaş bir seyirle devam etti. Ama halkın, esnafın büyük kısmı hep tasavvuf ehli olmakta devam etti.


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Osmanlı’yı yok eden gene aslında Osmanlının yetki verdiği insanlardır. Kendi içlerinden vuruldular. Osmanlı bir insanlık abidesidir. Hiçbir devirde insanların böylesine yüzyıllar boyunca mutlu kılındığı, insanlar arasındaki farklılıkların devre dışı kaldığı, bütün insanların Allah'ı sevdiği bir toplum dünya üzerinde hiç görülmedi, ne onlardan evvel, ne onlardan sonra. Bir Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında yaşanan o muhteşem dizayn; onun dışında hiç böyle bir olay vücuda gelmedi sevgili kardeşlerim.


Osmanlı, biz Türklerin başımızın tacıdır. Osmanlıyla ve Osmanlılığımızla iftihar ederiz. Allah'a sonsuz hamd ve şükrediyoruz ki; 600 yıldan beri Osmanlıyız. Sultan Osman zamanında bizim ceddimiz Evrenos Bey görevlerine başlamıştı. Sevgili kardeşlerim! Allah'a hepimiz ne kadar hamd etsek şükretsek azdır ki; Osmanlı gibi bir ceddimiz var. 


Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun sevgili Osmanlılar! Allah mutluluğunuzu daim kılsın!


İmam İskender Ali  M İ H R

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı