Osmanlı Kültürünü Yaşatma DerneğiOsmanlı’da TasavvufOSMANLI DEVLETİ, MÜRŞİDLERİN MANEVÎ DESTEĞİYLE YÜKSELMİŞTİR.

OSMANLI DEVLETİ, MÜRŞİDLERİN MANEVÎ DESTEĞİYLE YÜKSELMİŞTİR.

1836 readings

Hazırlayan; Işık TÜNGER

OSMANLI DEVLETİ, MÜRŞİDLERİN MANEVÎ DESTEĞİYLE YÜKSELMİŞTİR.

          Meşhur tarihçi İbn-i Haldun’a göre şu fâni âlemde milletlerin de fertler gibi tabiî bir ömrü vardır:

Onlar, bir aşiret olarak doğarlar. Tekâmül ederek devlet olurlar. Daha da geliştiklerinde bir imparatorluk hâline gelirler. Ancak meziyetlerini kaybetmeye başladıklarında da küçülür ve tarih sahnesinden çekilirler. Nihâyet yenileri doğar. Bunlar da, imkânlarına göre hayatiyetlerini devam ettirirler. Bu hâl, tarih sahnesinde milletlerin bir kader programıdır.

Tarih, İbn-i Haldun’un bir tabiat kânunu katiyetini de ifade eden bu görüşünün ayrı bir değeri ve hakikat payı olduğunu gösterdi.

Devletini “Devlet-i Ebed-Müddet” namıyla yâd eden Osmanlı, bu nazariyeyi benimsemek istediyse de, Osmanlı da bu gerçeğin icabına tâbî oldu.

Diğer taraftan Osmanlı’nın devletlerini ebedî devam edecek kabul etmelerinin, âdeta bir temennisi olan bu tabir, devletin -bir hanedan adıyla anılsa bile- gerçekte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Medine’de kurduğu devletin devamı mahiyetinde kabul olunması gibi imanî, derin ve ince bir tefekkürün eseriydi. Bundan dolayıdır ki, bu devlete “Devlet-i Aliyye” denildiği gibi, o ruhaniyeti idâme için teberrüken “Devlet-i Aliyye-i Muhammediyye” de denildi. Osmanlı Devleti’nin bu şekilde de isimlendirilmesi, pek çok resmî vesikada yer aldı.

Devletlerin ömürlerindeki devamlılık, ahlâk, adâlet, hak, hukuk gibi ulvî özelliklere riâyetlerine bağlıdır. Çünkü fert, aile, mal, mülk, devlet vs. hepsi emanettir. Allâhû Teâlâ, emanete sahip olunduğu kadar ömür bahşeder. Benimsemek, en aza düştüğü zaman, mülk el değiştirir.

Tarihe baktığımızda karşımıza çıkan neticeler de, bu hakikatin göstergesidir. Yâni kurulan devletlere Allahû Teâlâ, bu manevî özelliklere sahip oldukları nispette ömür bahşetmiştir.

Bu gerçek ışığında İslâm devletleri içinde en uzun ömre nail olan Osmanlı’nın bu mazhariyeti, pek muhteşemdi. Dolayısıyla burada onun temelini oluşturan etkenlere kısaca temas etmek faydalı olacaktır. Zira Osmanlı, kendisinin temel harcını teşkil eden bu müessirler bereketiyle pek büyük zaferlere nail oldu, tarihe şan ve şeref dolu hatıralar hediye etti.

Bu etkenleri özetle şu beş maddede toplamak mümkündür:

1. Etken: Padişahlardaki Allah’ın Emirlerine Sadâkat ve Liyakatle Bağlılık’tı.

Osmanlı Devleti, onu kuran kitlenin ruhunda kisaf ve berrak iman ile bu imanın hayat ve hâdiselere aksettirilişindeki liyakat ve mükemmellik sebebiyle süratli bir yükseliş seyri takip etti. Ancak o devrin bütün manevîyat sultanları da, padişahları hem zahir, hem de bâtın cihetinden irşad edip teveccühte bulundular.

Allahû Teâla, “Kur’ân-ı Kerîm’e hakkıyla sarılanları bu dünyada bile aziz kılacağını ve dünya idaresini Salih kullarına vereceğini” açıkça beyan buyurmuş olduğu üzere, Osmanlı Devleti’nin kaydettiği ilerleme ve ihtişam, bu ilâhî hükmün fiilî bir ispatı ve ortaya çıkışıydı.

Devlet reisinden en alt tabakadaki ferdine kadar bütün insanların İslâm’ın emrettiği ihlâs ve kemâl ile bu nitelikte bulunduğu, uzun asırlar boyunca Osmanlı’nın daimî bir ilerleme kaydettiği bilinen bir gerçektir.

 

2. Etken: Padişahlardaki Cihad Ruhu’ydu.

Bernard Shaw: “Dünyada hangi güzel taşı kaldırırsak kaldıralım, altından mutlaka Muhammed (S.A.V) çıkar” derken çok haklıdır. Carlyle: “Kur’ân-ı Kerîm’in ulviyeti, onun evrensel hakikatındadır.” dediği zaman, şüphesiz doğru söylemişti.

Tarih içinde cihangirlik meyli ve cengâverlik ruhuyla ortaya çıkan büyük Türk milleti, İran’ı fethederek Türkistan kapılarına dayandığında, çoğu sahâbe olan İslâm ordusuyla karşılaştıklarında İslâm’ın evrensel ahlâk ve cihad gibi temel prensiplerinin kendilerinin millî karakterlerine uygunluğunu kavramakta gecikmediler. Böylece kılıç zoru olmadan ruhanî bir eğilimle kitleler hâlinde “Dahîlek yâ Rasûlallâh!” sayhalarıyla İslâm’a dâhil oldular. Kısa bir zaman içinde de büyük bir ruhî vecd ile kabul ettikleri bu yeni dînin fetih ruhuyla dolu mücahitler kadrosu, yâni ordusu hâline geldiler. Abbasîlerin yıkılışından sonra İslâm temsilciliği askerî sahada olduğu kadar siyaset sahnesinde de bir büyük Türk devleti olan Selçuklular’a geçti. Selçuklular’ın dağılıp parçalanmasından doğan boşluğu da Osmanlı doldurdu. Osmanlı Devleti, dörtyüz çadırlık bir aşiretten ihtişamlı bir cihan imparatorluğuna ulaşarak; bir gün  yirmidörtmilyon kilometrekarelik bir coğrafyayı vatan yaptı, ardından “çil çil kubbeler serpen ordular” meydana getirdi. Evrensel medeniyetlerin en üstün ve müstesnasını kurarak iman, cihad, ilim ve sanatta asırlarca insanlığa rehber oldu. Babadan oğula cihâd ruhu kalıtım yolu ile geçti. Bu ruh ile İstanbul’u fethederek Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in müjdesine nâil olan Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, bu şerefe ilâveten yine Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in müjdesinde yer alan Roma’nın fethini gerçekleştirme yolunda ciddî adımlar atarak Otranto’yu fethetmesi de, ne yüce vecd dolu bir meziyetti.

Yine Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır fethinden sonra tükenmek bilmeyen cihâd ruhunu ifade eden şu tefekkürü ne müthiştir:

“Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!..”

Bu ulvî ruh ile çok yüksek bir zirveye ulaşan Osmanlı İmparatorluğu, Allah’ın koyduğu nizamın galip olmasını sağlamaya dayanak olabilecek her türlü gayret ve faaliyeti içine aldı.

Devletlerine ve ilâhî emirlere bağlılığı esas kabul etmiş olan Osmanlı, bu bağlılığın her türlü toplumsal faaliyette olgun belirtilerine uzun asırlar boyunca liyakatle vücûd verdi ve bu rûh, za’fa uğrayıncaya kadar yükseliş devam etti. Osman Gâzî’nin son nefesini vermek üzereyken Bursa varoşlarında bir çadırda gazilerin kılıç şakırtıları arasında oğluna yaptığı:

“Oğlum! Cihâdı terk etmeyerek ruhumu şâdet!..” vasiyeti, Orhan Gazi’nin şahsında bütün gelecek nesillere yapılan bir vasiyetti. Böyle kabul edildi; böyle anlaşıldı; böyle tatbik edildi.  Osmanlı, cihâd gayretiyle seçkinleşti. Böyle ulvî bir gayenin gereği ne ise yapılmaktan geri kalınmadı.

 

3. Etken: Padişahlardan çok iyi Devlet Adamlarının Yetiştirilmesi’ydi.

Osmanlı’da gerek hanedan mensupları ve gerekse diğer devlet adamları, özel bir eğitimle yüklendikleri mesuliyeti üstlenececek bir liyâkatte yetiştirilirlerdi. Bu görünür tarafa ilâveten şunu da söylemek lâzımdır ki, Allahû Tealâ, kendi takdirini onlara yâr ve yardımcı kıldığından arka arkaya hem hanedan mensupları, hem de diğer devlet adamlarına eşsiz yetenek ve fıtratta (yaratılış maksadına uygun) evlatlar ihsan etti.

Gerçekten eğitim ne kadar mükemmel olsa da o eğitimi gören şahsın fıtraten zekâ, cesaret ve irade gibi ilâhî bir ihsan olan temel vasıfları mükemmel olmazsa, çok iyi bir netice elde etmek mümkün olamaz. Osmanlı’da görünürdeki sebepler kadar ilâhî takdire bağlı bu mânevî tesirler de beraber yürüdüğünden küçücük bir aşiret, kısa zamanda İslâm dünyasının lideri durumuna yükseldi.

Osmanlı’nın Söğüt’teki temel atışıyla, Rumeli’ye geçip Bizans’ı arkadan çevirmesi ve bir husumet âlemi olarak üzerlerine gelen Haçlılar’a karşı ardarda zaferler kazanıp, Avrupa içlerine doğru ilerlemesi arasında takribî yarım asırlık bir zaman olduğu düşünülürse, bu yükselişin baş döndürücülüğü daha iyi kavranır. Sırf görünür sebeplerle böyle süratli  bir yükselişe ve ihtişama nâil olunamayacağı daha berrak bir şekilde kavranır.

Cihana yön veren cihangirlerin her biri, daha küçük yaşta devrin otoriteleri tarafından yetiştirilirdi. Manevî dünyalarını tekâmül ettirmek için de zamanın mürşid-i kâmillerinden birisinin terbiyesinde irşâd edilirlerdi. Osman Gâzî’den başlayarak bütün sultanlar, Hakk dostları ve gönül erleri olan bir Edebalî silsilesine talebe oldular. Neticede kalplerinin kazandığı seviye nisbetinde, yâni ruhaniyetleri kadar dünyaya râm olmayıp, canları ve mallarını “i’lâ-yıkelimetullâh” uğruna fedâ ettiler. Zahirî ve bâtıni ilimlerde otorite olan kıymetli zâtlar, her zaman Osmanlı için bir istikâmet rehberliği yaptılar. Fetihler sultanı Yavuz Sultan Selîm Han, cihan çapındaki zaferleriyle mağrur olmadı; nefsine daima galebe çaldı. Yavuz,  hakiki zaferin ancak bir velînin irşadıyla gönül âleminde vukû bulacağını şu mısraları ile ne güzel ifade etmiştir:

“Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,

Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş…”

 

Bu şekilde manevî bir irşâd ile yetişmiş bulunan Osmanlı sultanları, kuruluşundan itibaren Kur’ân-ı Kerîm’e dillere destan bir hürmet ve muhabbet gösterdiler. Osman Gazi’nin Kur’ân-ı Kerîm bulunan odada ayaklarını uzatıp yatmaması, Yavuz’un mukaddes emanetlerin başında asırlarca devam edecek bir surette Kur’ân-ı Kerîm tilâveti an’anesini başlatması, bu hürmetin numunelerindendi. Bu bakımdan Osmanlı, müstesna bir ilâhî lütfa ve te’yîde mazhar oldu. Osmanlı’yı yücelten bu husus, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:

“Şüphesiz ki Allahû Teâlâ, bu kitâb (Kur’ân-ı Kerîm) sebebiyle (yâni ona iman ve bağlılık bakımından) bir kısım milletleri yüceltir, (bu istikâmetten uzak olan) diğer milletleri de alçaltır.” (Müslim, Müsâfirîn, 269)

 

Yavuz Sultan Selim Han’ın, mukaddes emanetleri büyük bir titizlikle İstanbul’a getirip korunmasını üstlenmesi, şüphesiz Osmanlı için manevî bir bereket oldu.

Nail olunan büyük nî’metlere ve sınırsız zaferlere rağmen Osmanlı sultanları, gurur ve kibir gibi nefsânî eğilimlere kapılmayıp her şeyi Allâh’dan bildiler. Pek muhteşem bir cihan saltanatı süren Kanunî’nin şiirlerinde iç âlemini gösteren şu hitabı bu hakikati ne güzel sergiler:

“Ey Muhibbî! Sakın elindeki muhteşem saltanata ve kazandığın parlak zaferlere bakıp da gaflete düşerek «benim gibisi yoktur» deme!..”

 

Preveze’den sonra esir düşman kadırgalarını önüne katarak muhteşem donanmasıyla Haliç’e giren Barbaros’un bu ihtişamlı zafer tablosu karşısında paşalarına:

“Bize bu ni’metlere karşı övünmek değil, şükretmek düşer!” diyen Kanunî’nin, görünür sıfatı gibi manevîyatı da muhteşemdi!

Kanunî’nin babası Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır’a girişi ile zafer dönüşü İstanbul’a girişi de, ne kadar büyük bir tevazu örneğiydi. Yavuz, şöyle demişti:

“Fânilerin alkışları, zafer takları ve iltifatları bizi nefsimize mağrur edip yere sermesin!..”

 

4. Etken: Padişahların ve Halkın Sosyal ve Ruhanî Yapısı’ydı.

Dînin en güçlü yönlerinden biri Allah’ı görüyormuşçasına ibadettir. Bunun yaşanmasına ise, tasavvuf adı verilir. Tasavvufun gayelerinin en başlıcalarından biri de, kalbe seviye kazandırarak kulu Hakk’a yakın bir hâle getirebilmektir. Bunun neticesinde de dînin gayesi olan güzel insan, zarif insan ve duygulu insan meydana gelir.

 Türkler, ilk anavatan olan Orta Asya’dan bu vasıfla geldler, Anadolu toprağında zeminin ve şartların müsait olması sebebiyle ruhî yapılarını İslamiyet’le şereflendirerek, Osmanlı’da zirveye ulaştırdılar.

Fethettikleri toprakları da bu manevî ağ ile ördüler. Fethedilecek yere önce tekke gitti, zemini hazırladı, ardından kılıç gitti. Kılıç döndükten sonra yine tekke, orada hidayeti perçinledi; halka sıcak bir kucak oldu; onların manevî refah seviyesini yükseltti.

Osmanlı, dînî anlayışta sadece akla dayanan kısır bir görüş yerine yalnız halk değil, padişahından erine kadar bütün ordu mensupları,  tasavvufu yaşayarak hayatlarını bu manevî iklim içinde idâme ettirdi. Hassa ordusu demek olan yeniçeriler, o zamanlar sünnete uygun bir kimliği  olan Bektaşî tarikatına topyekûn mensuptu.

Padişahlara tahta geçişlerinde devrin manevî sultanlarınca kılıç kuşandırıldı ve onların her biri de bir manevîyat yıldızını rehber edindiler.

Osmanlı’nın pek önem verdiği kuruluşlardan olan vakıflar, bu ruhî olgunluk neticesinde çoğaldı; cemiyetteki sosyal ve ruhanî denge gerçekleşti.

Bu hayır müesseseleriyle halkın, yalnız ve zavallı kimselerin gözetilmesi, hatta bu merhamet ve şefkat elinin âciz hayvanlara, kanadı kırık kuşlara kadar uzanması neticesinde gönüllerden taşan feyizli dualar, Osmanlı’nın ömrünü bereketlendirdi.

Osmanlı’da padişahtan halkın herhangi bir ferdine kadar mü’minler, ellerindeki imkânları cami, mektep, kervansaray, sebil, şifahane vb. hayır hizmetlerine takdirin üstünde bir surette infak ettiler.

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 

9/TEVBE-104: E lem ya’lemû ennallâhe huve yakbelut tevbete an ibâdihî ve ye’huzus sadakâti ve ennallâhe huvet tevvâbur rahîm(rahîmu).
Allah'ın kullarından, tövbeleri kabul ettiğini ve sadakaları aldığını (kabul ettiğini) bilmiyorlar mı? Ve muhakkak ki Allah, tövbeleri kabul eden ve Rahîm (rahmet nuru gönderen)'dir.

 

Çünkü Allah’ın bu âyetteki sözleri, Osmanlı için, Allahû Tealâ’yı hoşnûd ve râzı edici, Salih amel işleyici kullar olma yolunda ilâhî feyiz kaynağı oldu.

Bu ilâhî bereketle zengin-fakir arasındaki sosyal denge te’mîn edildi; toplumdaki yalnızlar, kimsesizler garanti altına alındı; cemiyette mürşidlerin rûhânî iklîmi, onlara sıcak bir ana kucağı oldu. Fertler arasındaki sosyal yapı, kardeşlik sevgisiyle örüldü. Solgun yetim yüzleri, tebessümle doldu. Vakıflar, zenginlerin huzur kaynağı, muhtaçların teselli pınarı oldu. Sultanından, imkânı olan halkına kadar Allah’ın verdiği ni’metleri, imkânsızlarla paylaşmak, hatta sevdiği her şeyden infâk edebilmek, doğal bir hale geldi.

Bugünkü toplumumuz dahi, o âlicenap ecdadımızın yaptırdıkları kurumlarla sosyal  yapısını devam ettirmekte ve onların ni’metlerinden faydalanmaktadırlar. Camiler, çeşmeler, askerî kışlalar, hastaneler, hatta içtiğimiz sular ve daha isimlerini saymadığımız nice hayır hizmetleri bugün onlardan kalan muazzez emanetler ve hatıralardır.

 

5. Etken: Osmanlı’da Adâlet ve İdare Mükemmelliği’ydi.

Bir devleti ayakta tutan temel direklerden biri de hiç şüphesiz ki adâlettir. Öyle ki: “Küfr ile pâyidâr olunur, zulm ile olunmaz!” sözü bir darb-ı mesel hâline gelmiştir.

Bu sebeple Osmanlı’yı yükselten ve asırlarca ayakta tutan temel etkenlerden biri de elbette ki adâlet oldu.

“Adâlet mülkün temelidir.” hadîs-i şerîfi, Osmanlı’nın ellerinde sıkıca tuttukları bir meş’ale oldu, bununla bütün insanlığa hak ve adâlet tevzi edildi.

Gerçekten padişahından ferdine kadar Allah’ın emirleri herkese tatbik edildi ve adâletten kıl payı ayrılmamaya hassasiyetiyle gayret gösterildi. Çağ açıp çağ kapayan bir sultan olan Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, bir Hristiyan mimarla muhakeme edilerek haksız olduğuna hüküm verilmesi, gözleri yaşartan emsalsiz bir adâlet tevzi ve tezahürüdür ki, bu misalin zikri, Osmanlı’daki adâleti açıklamaya tek başına bile kâfidir.

Başta sultanlar olmak üzere bütün Osmanlı ordusunun helâl lokma hususundaki titizlikleri de çok mühimdi. Onlar, “haram yiyen harami olur” düsturu ile hareket ederek kul hakkından son derece kaçındılar.

Mısır seferinde Yavuz Sultan Selîm Han’ı saran bir endişe üzerine, askerlerin torbalarını, geçilen yerlerden koparılmış meyve var mı, yok mu diye hassasiyetle kontrol ettirmesi ve: “Şâyet askerlerimin torbalarında geçilen yerlerden alınmış bir şey bulunsaydı, Mısır seferinden vazgeçecektim!” demesi, çok anlamlıdır.

Böyle cihangirler yetiştiren Osmanlı’da devlet idaresinde pay ve mevkii edinme, kişinin Allah’ın huzurundaki liyakatı ile oluşurdu. O liyakati gösteremeyenlere, toplumun menfaatini ferdin menfaatine feda etmemek için devlet kapısını açmazlardı.

Bu sebepledir ki Osmanlı’da yükselme devrinin sonuna kadar güç, firâset, maddî ve manevî kabiliyetleri en üstün olan şehzâde iktidar olurdu. Daha rüşd çağına varmadan aldıkları teorik ilmin tatbikatı vali olarak yaptırılırdı. Padişah vefat edince de, umumiyetle en güçlü oğlu tahta geçerdi.

 

Diğer taraftan Şeyh Edebalî, Osman Gazi’ye vasiyetinde:

“Ülke, idare edenin oğulları ve kardeşleri ile bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke, sadece idare edene âittir. Ölünce yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar.” diyerek devletin bekası için bu istikâmeti göstermiştir ki, bu nasihat, Osmanlı’yı 623 sene yaşatmıştır.

 

Bu güzel ve mükemmel ölçülerle hayatiyetini devam ettiren Osmanlı’da idare merkeziyetçiydi. Vatan toprakları çok geniş sahaya yayıldığı için de eyalet sistemi geliştirildi. Eyaletlerin idâresi altındaki toplulukların dîn, dil, kıyafet gibi an’anevî husûsiyetlerine müdâhale etmemek, Osmanlı adâletinin hayranlık ve sevgi uyandıran bir tatbikatıydı.

Sarayda “Enderun” adında bir üniversite vardı; her memleketin seçkinlerinin çocukları burada idarî ve siyasî görüş birliği kazandırılarak kendi memleketlerinde vazifelendirildiler.

Diğer taraftan gayr-i Müslim tebaa, kendi inandığı hukuka göre muhakeme olunur ve bir gayr-i Müslim, ancak Müslim bir kimseyle ihtilâf vuku bulduğu takdirde şeriat mahkemesine sevk edilirdi.

Bugün Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kuruluşundan sonra çok kültürlü olmak, yâni başka kültürlere tahammül edici bir siyaset gütmek, olgunluk alâmeti sayılmaya başlandı. Osmanlı, altı buçuk asır bu anlayışın zirvesinde yer aldı. Bu devletin yıkılışına kadar patrikhanede Hristiyan Rumlar’ın Fransız büyükelçiliğinde diğer bazı Hristiyanlar’ın hukukî ihtilâflarına bakan birer mahkemenin bulunduğu tarihî gerçeği, Osmanlı’da bu zirvenin yüksekliğini gösterir.

Uzağa gitmeye gerek yok! Sultan II. Abdülhamid Han’ın İstanbul’da 1880’lerde yaptırmış bulunduğu “Dâru’l-Aceze”nin içinde cami ile birlikte hem bir kilise, hem de bir havranın mevcudiyeti, bu tatbikatın en son örneklerinden biridir. Bu tatbikat, Osmanlı’daki dîn ve vicdan hürriyetinin ne güzel bir örneğidir.

 

Saymış olduğumuz bu maddeler, Osmanlı’yı cihana hükmeden bir devlet hâline getirdi. Ancak zaman içinde bu ruhun hasletlerinden nefsâniyet planına düşüldükçe de, sınırları ve serveti muhafaza edebilmek güçleşti. Devleti yücelten manevî gücün kaybolarak dünyevî boş kibirler ve nefsanî meyillerin başlaması ve ön plana çıkmasıyla fetih ruhu zedelenerek fetihler  bitti.

Öyle ki bir lâle soğanının bir altına satıldığı zamanlar oldu. Böylece koca bir devletin kaderi değişti. Lüksler israfları artırdı. Batı devletleriyle ihtişam yarışları başladı. İbrettir ki, Topkapı Sarayı dışında bütün saraylar, Osmanlı’nın son yıllarının saraylarıydı.

 

Bütün bunlar gösteriyor ki, gizli düşman faaliyetleri yanında çöküşümüzün işaretlerinden en önemlisi, ihlâs ve rûhâniyetin azalmasıydı.

Ayrıca batıya, onun kaydettiği teknik ilerlemeyi almak maksadıyla gönderilenlerin, bu esas gâyeye ulaşamadıkları gibi fikren de ifsâd edilmiş olarak vatana dönmeleriyle âdeta batının yeniçeriliğini yapmaları ve Osmanlı apoletleri altında batı tefekkürü, batı sosyal hayatı ve adetlerine hizmet etmeleri, çöküşün büyük sebeplerinden oldu. Böyle şahıslar, zaman içinde devletin sadrazamlığına kadar mühim mevkileri işgal edebildiler, üniformaları Osmanlı, kalpleri batılı olduğu için de İslâm kültürünü erozyona uğrattılar. Bu tavır, dinamizmimizin yegâne faktörlerinden olan kendi öz kültürümüzü zayıflattı, bizi yücelten ulvî temelleri harap etti.

Çöküşümüzün maddî sebeplerinin başında ise, ticaret yollarının değişmesi, Amerika’nın keşfi, harp ganimetlerinin bitmesi ve dört cephede vatan müdafaası sebebiyle askerî masrafların artması sayılabilir ki, bu sebepler, aynı zamanda Osmanlı’nın sanayi hamlesini geciktirdiler.

 

Osmanlı Devleti, 623 senelik şanlı târihi boyunca 60 kadar ülkeyi hâkimiyeti altına alıp, aşağıda gösterilen sürelerde adâlet tevzî ederek idâre etti:

 

Devletin Adı ve Yıl;

 

Bulgaristan, 545

İsrail, 402

 

Nijerya, 400

Çekoslovakya,  20

Gine, 400

 

Lübnan, 402

Yunanistan, 400

Ürdün, 402

 

Romanya, 490

Birleşik Arap Emirlikleri, 400

Irak, 402

 

Kıbrıs, 293

Moritanya, 50

 

Sudan, 397

Bahreyn, 400

DoğuTürkistan, 15

Fas, 50

 

Somali, 350

Girit Adası, 267

 

Nijer, 400

 

Kamerun, 400

Macaristan, 160

Çad, 400

 

Kuveyt, 381

Yugoslavya, 539

Yemen, 401

 

Gambiya, 400

Batı Rusya, 25

Hindistan, 100

Uganda, 400

Azerbaycan, 85

Katar, 400

Polonya, 25

Beyaz Rusya, 25

Tanzanya, 400

Malaya, 25

Ege Adaları, 541

 

Tunus, 308

 

Cezâyir, 313

Mozambik, 400

Ermenistan, 20

Cibuti, 350

Suudi Arabistan, 399

 

Libya, 394

Endonezya, 25

Pakistan, 100

Zengibar, 400

Suriye, 402

Arnavutluk, 435

 

Bornu, 400

Habeşistan, 350

Gürcistan, 400

Kenya, 400

Umman, 400

Senegal 400

 

Ukrayna, 308

Avrupa Rusyası, 291

Singapur, 25

Mısır, 397

 

 

 

Bütün bu devletlerin dışında Osmanlı Devleti şu devletlerin kıyı şehirleri ve adalarında da değişik sürelerde idarede bulundu:

İtalya İngiltere Norveç İzlanda Mechlenstein Fransa Monako Almanya İrlanda Cebelitarık İspanya Hollanda Portekiz İran Danimarka.

 

Osmanlı’nın kuruluşundaki dörtyüz atlının maddî mütevazı gücünün yanında etkili manevî şahlanışının eseri olan bu muhteşem ülkemizin, o günkü Osmanlı idaresinde bulunanları taklit ederek varamayacağı hiçbir noktanın olmadığını kavramalıyız. Maddenin karşısında manevîyatı esîr etmek netice itibarı ile bir cahiliye devrine dönüştürür. Unutmamalıyız!

 

 

                                                                                         

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı