Osmanlı Kültürünü Yaşatma DerneğiOSMANLI İMPARATORLUĞU HAKKINDA YANLIŞ BİLİNEN DOĞRULAR

OSMANLI İMPARATORLUĞU HAKKINDA YANLIŞ BİLİNEN DOĞRULAR

2920 readings

Hazırlayan; Işık TÜNGER


OSMANLI İMPARATORLUĞU HAKKINDA YANLIŞ BİLİNEN DOĞRULAR

 

Osmanlıyı, nedenleri hakkında hiç bilgimiz olmamasına rağmen, iki-üç olayla tanıdığımızı ve anladığımızı zannetmiş; hiç araştırmadan, iddia edilenleri de doğrulamadan sadece birilerinin,  iftira ve karalamalarına alet olmuşuz...

Tarih aynı zamanda milletlerin hafızası olarak değerlendirilir. Zira tarihi unutan insanlar hafızasını kaybeden bir garip insana döner. Ya tarihini yanlış bilen insanlar? Onları istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz. Dolayısıyla çok daha kötüsü tarihi yanlış öğrenmektir. Osmanlı tarihi kadar yanlış anlatılan, iftiraya ve hakarete uğrayan, yanlış bilinen ikinci bir örnek göremezsiniz.

Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti’ni parçalamanın ve İslâm’ı yok etmenin mümkün olmadığını gören bütün iç ve dış düşmanlar bu Türk Hakanı’na karşı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan’ı gözden düşürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diğer taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız Yazar Albert Vandal’ın “Kızıl Sultan” anlamına gelen “Le Sultan Rouge” şeklinde ortaya attığı iftiraları aynen alan bazı gâfiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar.

Padişahlığı zamanında yıkılmak üzere olan devleti ayakta tutacak en iyi tedbir ne ise onları hiç tereddüt etmeden yerine getirdi ve tahtı elinden alınana kadar, tam otuzüç sene yıkılmak üzere olan bir devletin, yıkılışını geciktirdi. Devrinde yapmış olduğu işleri, bazı aydın geçinen tabaka ve onların sözcüsü gibi çalışan İttihat ve Terakki Cemiyeti hariç, herkes takdirle karşıladı. Aleyhine her türlü iftiraları, en kötü isnatları uydurdular ve Avrupa devletlerinin himayesinde yaşayan, aydın bile olamayanlar gazetelerinde, durmadan bu iftira ve isnatları yazdılar.

Hiç yılmadan ve bıkmadan, devleti otuz üçsene idare etti. Dünya Savaşı’nın çıkacağına inandı, çıktığında ise Osmanlı Devleti’ni kurtaracak en önemli şeyin, ancak denizlerde kuvvetli bir devletin yanında savaşa katılmak olduğunu düşündü. Tahttan indirildiğinden hemen sonra bu görüşünün tam zıddı yapıldı, koca devlet de tamamen yıkıldı. Bismark’ın ne kadar haklı, Abdülhamid’inde ne kadar ileri görüşlü, ne kadar işinin ehli olduğu bir daha ispatlandı. Ama iş işten geçti ve onun bilgi ve deneyiminden yararlanılamadı.İleri görüşlü ve akılcı siyaseti, Alman Birliği kurucusu Prens Bismark’a 100 gram aklın 90 gramı II. Abdülhamid Han’da, 5 gramı bende, 5 gramı da diğer siyasîlerdedir.” sözünü söyletti.

Sadece Sultan II. Abdülhamid’e değil, tarihimizin tamamına karşı bir önyargı vardır. Belli bir dönem tarihimize ve dînimize mesafeli duruldu. Hatta yasaklandı, gerçek tarih öğretilmedi.

Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli’deki fetihleri genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Ortodoks Sırplar, Katolik Macaristan ile Müslüman Osmanlı arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Sırbistan Kralı George Brankoviç, Hem Macar Kralı jan Hunyad’a hem de Sultan Fatih’e heyetler gönderdikten sonra;

Osmanlı’yı daha müsamahalı bularak kendilerine aynı dine mensup Hıristiyan Macarlara karşılık Müslüman Osmanlı’yı tercih ve itaat etmişti.

Çünkü Macar Kralı’nın; “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim; Ortodoks kiliselerini yıkacağım!”sözüne, Fatih; “Her caminin yanında bir kilise inşa edilecek!” şeklinde karşılık vermişti.

Osmanlı’nın meydana getirdiği kuşatıcı tolerans ve “din kalkanı” sayesinde Balkan milletleri Macarlar ve Venediklilerin “Katolik olma mahkumiyetinden” kurtulmuş; müntesibi bulundukları Ortodoks mezhebini yaşatma imkânını elde etmişlerdir. Osmanlıların, Koyu Ortodoks olan Balkan halkı üzerindeki Katolik baskısını önlemesi ve Ortodoks kilisesine karşı gösterdiği müsamaha, Türk idaresinin bir kurtarıcı olarak karşılanmasına sebep olmuş; “Ortodoks mezhebi Balkanlardaki varlığını Türklere borçlu” hale gelmişti.

Öyle ki Macar Tarihçi Sandor Takats (1860-1932). Sadece Ortodoksluk değil; Protestanlığın da varlığını Osmanlı’ya borçlu olduğunu, “Macaristan-Türk Aleminden Çizgiler” adlı eserinde şöyle savunmaktadır:

-“Hıristiyan Almanya İmparatorluğu’nda mezhep harplerinde kan gövdeyi götürürken Müslüman Türk idaresinde bütün dinlere saygı vardı ve mezhepler yan yana yaşayabiliyorlardı. Ortodokslar gibi Protestanlar da Osmanlı’ya çok şey borçludurlar.

Heath W. Lowry. Bunu şöyle belirtir: “Osmanlıların büyüklüğünü şuradan da anlıyoruz:

-Her şey açık,  Osmanlıları 600 sene ayakta tutan şey. Vergi sistemi ile adalettir.”

Avusturyalı Türkolog Anton Cornelens Schaendinger  Osmanlı’nm hızlı gelişimini ve fethettiği yerlerdeki kalıcı hakimiyetini, özgürlükçü, kuşatıcı ve insanî anlayış ve muamelesine bağlar ve bu konuda şu isabetli ve bir o kadar da manidar tahlilleri açıklar:

“İskender Batı’dan Doğu’ya ve Hind’e kadar yayıldı. Dârâz, Doğu’dan Batı’ya uzandı. Cengiz Han, Avrupa ortalarına kadar at koşturdu.

Lâkin hiçbirisi Osmanlı Türkleri gibi diğer insanların kültür ve din özgürlüğüne saygı göstermediler

ORDU
ABD'de Osmanlı, Avrupa ve Ortadoğu tarihi üzerine dersler veren Macar tarihçi Gabor Agoston, Osmanlı'da Strateji ve Askerî Güç adlı kitabında, bu büyük imparatorluğu Avrupa bağlamında ele alıyor.

Oryantalist ve Avrupa merkezli görüşe göre gücünün doruğundaki Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa üstünlüğü ve gelişen teknolojik gelişmeler karşısında modernleşmeyi başaramayıp gerilemeye başlamıştı. İleri sürülen tüm bu tezlere göre, Osmanlılar "muhafazakâr" oldukları için dünyada meydana gelen dönüşüm sürecine mesafeli kalmayı tercih ediyor, bu da "teknolojik bir gerilik" olarak tezahür ediyordu.

Macar tarihçi Gabor Agoston'a göre Osmanlılar Avrupa askerî teknolojisindeki gelişmeleri gayet yakından takip etmiş, Avrupa ve Ortadoğulu rakipleri üzerinde zaman zaman üstünlük kurmuş, hatta bu üstünlüğü de muhafaza etmeyi başarabilmişlerdir. Öyle ki sahip oldukları ateşli silah üretim gücüyle kendi kendilerine yetebilen bir düzenek dahi kurabilmişlerdir.

Eserleri Cambridge University Press'te basılan ve George Town Üniversitesi'nde Profesör olarak görevine devam eden Gabor Agoston, Osmanlı'da Strateji ve Askerî Güç adlı kitabında  oryantalist ve Avrupa merkezli bu tezlerin çoğunu çürüttü. Agoston'un Osmanlı askerî gücünü anlattığı ve Timaş Yayınları tarafından basılan kitaptan bazı bölümleri sizler için derledik.

 
PADİŞAHLARA YAPILAN BÜYÜK HAKSIZLIK

Gabor Agoston kitabının ilk sayfalarında, Selçuklu Devleti'nin 1243'te Moğol hâkimiyetine girmesinden sonra kurulan Türkmen beyliklerinden biri olarak on üçüncü yüzyıl sonlarında Batı Anadolu'da tarih sahnesine çıkan Osmanlılar'ın, tarihin en büyük, en uzun ömürlü, çok-dinli ve çok-ırklı imparatorluklardan birini kurduğuna dikkat çekiyor. Agoston ilerleyen sayfalardaysa şunları ifade ediyor:  "Osmanlı fetihlerinin sadece büyük bir stratejiye bağlı olarak gerçekleştiğini kabul etmek, insan unsurunu hesaba katmamak anlamına gelir. Benzer şekilde, askerî faaliyetlerin her zaman padişah ve danışmanları tarafından planlandığını iddia etmek, yerel kuvvetlerin rolünü yadsımak, ayrıca padişaha ve yönetim merkezine imparatorluğun zirve yıllarında bile sahip olmadığı aşırı bir güç isnat ederek Osmanlı padişahlarını 'Şark despotu' karikatürüne dönüştürmek demektir."

OSMANLILAR ATEŞLİ SİLAHLARI BATIDAN ÖNCE KULLANDILAR

Osmanlılar ateşli silahları on dördüncü yüzyılın ikinci yarısında benimsediler ve Avrupalı hasımlarından çok önce, erken on beşinci yüzyılda, padişahın daimî ordusunun bir parçası şeklinde ayrı bir topçu sınıfı oluşturdular. Doğrudan askerî çatışmalar, silah kaçakçılığı ve Avrupalı askerî uzmanların istihdamı, güncel teknolojilerin ve askerî uzmanlığın imparatorluk topraklarında yayılmasını sağladı.

Düşmana karşı askeri üstünlük nasıl sağlandı?

Literatürdeki iddiaların aksine, Osmanlılar Avrupa silah teknolojisindeki gelişmelere ayak uydurabildiler. Eyaletlerde bulunan daha küçük ölçekteki tophaneler, baruthaneler ve cephaneler ile desteklenen başkentteki askerî sanayi kompleksi, Osmanlıların Balkanlar, Akdeniz ve Ortadoğu'da kalıcı bir askerî üstünlük kurmasını sağladı.

COĞRAFYAYI BİLMEYEN KARAR DA VEREMEZ!

Osmanlıların coğrafya anlayışı üzerine mevcut deliller, Osmanlı karar alıcılarının yeterli seviyede coğrafya bilgisine sahip olduklarını ve bu bilgi üzerinden geniş stratejik hedef ve düşünceler ortaya koyabildiklerini göstermektedir. Osmanlıların Karadeniz sahilleri ve Tuna deltasını 1480'lere değin süren tedrici ve bir sistem dahilindeki fetihleri yanı sıra Tuna, Fırat ve Dicle gibi ana su yolları üzerinde kurulu stratejik açıdan önemli kaleleri ele geçirmeleri ya da bu yollar üzerinde yeni kaleler inşa etmeleri bu duruma örnek teşkil eder.(sf.98)

OSMANLI ÖNCE DÜŞMANINI İNCELEDİ SONRA FETHETTİ

Osmanlılar fethetmek istedikleri ülkelerin savunma sistemlerini de incelediler. Macar Krallığı başkenti Budin'in fethiyle sonuçlanan 1541 Macar Seferi sırasında ülkedeki stratejik öneme sahip kalelerin listelendiği, bir nevi "fetih planı" hazırlandı. Bu kaleleri elinde tutan Macaristan'ın önde gelen aristokratları ve devlet adamları bahsedilen belgede listelenmiş, ilaveten kalelerin yerleri gösterildiği gibi tarihçeleri üzerine de kısa notlar düşülmüştü.(sf.112)

Klasik Osmanlı askerî, mali ve idari sistemi on altıncı yüzyıl sonlarından itibaren büyük krizler ve dönüşümler geçirdi. Osmanlıların tecrübe ettikleri bu dönüşümlerde 1593-1606 yılları arasında Habsburglara karşı giriştikleri Macar Savaşı sırasında ilk defa yüzleştikleri Avrupa savaşının değişen doğası ve taktiklerin de kısmî payı vardır. (sf.200)

Fatih Sultan Mehmet denilince akla hep “İstanbul’un Fethi” gelir. Bu, bize ilkokuldan beri öğretilen bir bilgiydi. Ancak, fatih’in bu fetihten başka birçok ilginç özelliği var. İşte bunlardan birkaçı;

- Arapça ve Farsça olmak üzere 7 dil biliyordu. Latinceyi anadili gibi konuştuğu rivayet edilir.

- Şairdi. Mahiyetindeki 185 şairden 30’unu maaşa bağladı.

- Ünlü ressam Bellini’yi İstanbul’a getirtip kendi portresini yaptırdı.

- İstanbul’un fethi için, Musluhiddin ve Saruca Serkan gibi, Osmanlı mühendislerinin yanında, Macar Urban’a Edirne’de, “şahi” adı verilen toplar döktürdü. Bu toplar, Bizans’ın yanı sıra Avrupa asırlardır süren feodaliteyi de bitirecekti…

- Kanuni’den çok önce, bir kanunname ve bir anayasa hazırlattı.

- Otlukbeli’de Uzun Hasan’ı yenince, zaferini kutlamak için 40 bin esiri serbest bıraktı.

- Otuz yıllık saltanatı süresince, yirmi beş askeri harekata bizzat komuta etti.

- 900 bin km. olan Osmanlı topraklarını, 2 milyon 214 bin km.’ye çıkardı.

- Venedik Kralı tarafından planlanan on dört suikast girişiminden sağ kurtulmayı başardı. Ölümü hakkında “suikast” şüpheleri halen vardır.

- Ölümün ardından Papa, kutlama amacıyla üç gün boyunca gece-gündüz durmaksızın çanlarını çaldırdı.

- Ömrü boyunca, iki imparatorluk, dört krallık ve on bir prensliği kendine bağladı.

- Hristiyanlar tarafından, Osmanlı Türklerinin İstanbul’u fethettiği gün “dünyanın sonu” şeklinde tanımlandı.

- Son yapılan anketlere göre, akla ismi ilk gelen Osmanlı sultanı olmuştur.

- Birçok tarihçiye göre Fatih, devlet-i ebed müddet geleneğinin son hükümdarıydı…

 

 

Share

 

Osmanlı

Osmanlı mûsikîsi

Osmanlı mûsikîsi, Osmanlı saray veya halk müzisyenlerinin askerî, dini, klâsik ve folklorik türlerde ürettiği ve toplumun her kesiminde kullanılmış bir sanattır.

Devamı

Osmanlı sanatı

Osmanlı sanatının kaynağını hep İslam‘dan aldı. Osmanlı sanatı deyince aklıma gelen Osmanlı mimarisi ve o mimarideki insan hizmetine sunulmak için yapılmış...

Devamı